`YABANCI` İLE TUHAF BİR GEZİNTİ

~ 14.07.2026, Av. Muazzez ÇÖRTELEK ~

İnsan genellikle bir edebiyat eserini her okuduğunda ya da bir filmi her seyredişinde başka şeyler hisseder. Edebiyat metninin sinema filmine dönüşmesi durumunda ise yönetmen esere sadık kalsın ya da kalmasın, filmin seyirci üzerinde eserden ayrı bir etki yaratması neredeyse kaçınılmazdır. Albert Camus deyince aklıma ilk gelen eseri, ‘Yabancı’dır. İşte F. Ozon'un The Stranger (2025) isimli son filmi, A. Camus'un 1942 yılında yazdığı bu romanı, 1972 yılının Nisan ayından sonra bir kez daha okumama neden oldu.

Yabancı kavramını bilmeyen neredeyse yoktur. Yabancı sözcüğünün kökeninin Türkçeye yaban, verimsiz, çorak yer, çöl, bozkır sözcüklerinden alıntı olarak geçtiği bilinir. Ancak bazı kaynaklarda uymak, uyruk, uygun, uyum, uyumsuz anlamlarındaki kök sözcükler ile ilişkili olduğu da söylenir. Açıkçası sözcüğün bu biçimde anlamlandırılması, ‘yabancı’nın içeriğini daha iyi belirliyor gibidir. Gerçekten de herkesin kendini bir yabancı gibi hissettiği ortamlar olmuştur. Bir yazıda şöyle demişim: ‘Neden acaba? Diye geçirdi içinden. İnsan neden hiç bilmediği, daha önce gitmediği, tanımadığı bir yerde, köyde, bir şehirde bir süre kalmayı arzu eder? Yabancı olma arzusundan mı? Yabancı kalma ihtiyacından mı?’ Ama Camus’un yabancısı Meursault biraz daha farklıdır. Camus yabancı olmayı, yabancı kalmayı her şeyden, herkesten daha fazla cezalandırılmaya müstahak bir durum, bir karakter olarak ele almıştır.

Filmi de romanı da başlangıcından sonuna kadar etki altında tutan temel konuların belki de en önemlisi Meursault’nun annesinin ölümü üzerine gerek cenazede gerekse cenazeden hemen sonra gösterdiği umursamaz, duyarsız, uzak davranışlardır. Benjamin Voisin, annesinin cenazesine katıldıktan sadece birkaç gün sonra sahilde bir adamı öldüren ve cenazede ağlamayan Meursault karakterini canlandırıyor. Filmi seyrederken anlamlandıramadığım bir biçimde bu karakteri Mr. Ripley’e benzettim. Bu iki karakter arasında insanlara, çevreye olan mesafesi yönünden fakat sadece sınırlı bir alanda yoğun bir benzerlik hissettim. Hangi eleştiri yazısını okuduysam buna dair hiçbir ipucu yoktu. Ta ki, eleştirmen Jessica Kiang’a rastlayana kadar. Kiang şöyle diyor: “(…) Fakat Voisin'in Meursault'su, kimi zaman bukalemun gibi, Tom Ripley'i andıran özellikler taşısa da örneğin, kameranın açısı ya da saçının ayrılış biçimi değiştiğinde bambaşka biri gibi görünse de bakışlarındaki rahatsız edici sarsılmazlık sayesinde kendi karakterini tutarlı bir şekilde koruyor.”

Aynı yazıdan, Visconti'nin 1967 yapımı Camus'un kitabından uyarladığı filmde Mastroianni'nin rol almasından yakındığını ve Alain Delon'un oynamasını dilediğini öğreniyoruz. Zira Delon'un ilk büyük rolü, René Clément'in "Mor Öğlen" filmindeki Tom Ripley rolüydü. Hiç kuşku yok, Meursault karakteri ile Ripley karakteri arasında büyük bir fark vardır. Ripley çekici, ahlaksız, lüks ve bohem bir hayata sahip olabilmek için kimlik hırsızlığı yapabilen, kariyer düşkünü ve suçlusu olarak hayatta kalmayı başarabilen bir sosyopat iken, Meursault kolay kolay yalan söylemeyen biridir.

Filmin en can alıcı yeri bir insanın öldürülmüş olması, Meursault’nun bir katil olarak yargılanmasının hikâyesi değildir. Meursault annesinin ölümü dahil, her şeye, herkese, sevgilisine, topluma, kurumlara ve kurallara yabancı biridir. Yargılanan onun yabancılığıdır. Öldürülen ise sadece Cezayirli bir Arap’tır. Romanın ilk bölümü Arap’ın öldürülmesiyle sona erer. Romanda bu anın anlatımı hayli uzundur. Güneş, sıcak, ışık, ışığın yansıma biçimi ve Meursault’nun duyguları ayrıntılı olarak işlenmiştir. “Güneş yüzümü yakmaya başlıyordu, ter damlalarının kaşlarımda birikmeye başladığını hissettim. Tıpkı annemi gömdüğümüz günkü güneşti bu ve tıpkı o zamanki gibi en çok alnım ağrıyor, alnımın bütün damarları derinin altında hep birden atıyordu. (…)” Filmin de bu sahneye özel bir dikkat gösterdiği açıktır.

Romanın ikinci bölümü yargılama safhasıdır. Bu bölümde Cezayirli bir Arap’ın öldürülmesi suçu yerine, Meursault giderek daha çok annesinin ölümüne gösterdiği kayıtsızlık nedeniyle yargılanacaktır. Gerek romanda gerekse filmin son sahnelerinde Meursault hapishanede dünya, yaşam ve gökyüzü ile bir bağ kuracaktır. Hücresinde sadece gökyüzüne bakarken Meursault’dan şu sözleri duyarız: “Hiç olmazsa bir seferinde çarkın durduğunu, bu karşı durulmaz gidişte talihle tesadüfün yalnız bir kez bir şeyi değiştirebildiklerini öğrenecektim. Bir tek defa! Bir bakıma da bu, bana yetecekti galiba. Geri kalanını da kalbim yapacaktı…” Yine o anlarda hiç görmediği babasını hatırlayacak ve şimdiye kadar babası hakkında sadece annesinin anlattıklarıyla yetindiğini fark edecektir. Babasının seyrettiği idam sahnesini de annesinden dinlediğini, uzun zaman babasından biraz tiksindiğini söylese de “Fakat şimdi onu anlamaktayım.” diyebilecektir.

Genellikle edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlanırken yaşadığı sorun The Stranger’da aşılmıştır. Film romana ciddi bir sadakat göstermiş, yönetmen sadece, filmi romanda olmayan bir son ile noktalarken bu sadakatten kopmuştur. Meursault’nun öldürdüğü Arap’ın adı filmde Moussa olmuştur. Yine son sahnede Moussa’nın mezarı başında kız kardeşi Djemila’yı görürüz. Dolayısıyla romanda adları olmayan Cezayirliler filmde kişiselleştirilmiş, artık Arap olmaktan çıkmışlardır. Filmi genel olarak beğendiğini söyleyen Albert Camus’un kızı Catherine Camus’den roman üzerinde yapılan bu değişikliğe, isim konulan rollerin abartıldığı yönünde bir itiraz gelmiştir.

Ne var ki; ‘Yabancı’yı tanımak bugünün dünyasında belki biraz daha gereklidir. Çünkü, yabancı olma türleri giderek artmakta, herkes bir başka biçimde yabancı olmakta ve yabancı kalmaktadır. İnsanları birleştirici unsurlar azalırken, yerine neyin konduğu günümüz dünyasında artık neredeyse belirsiz bir alandır. Bu geniş çerçeveden bakılınca, geleceğin dünyasının ‘bir yabancılar dünyası’ olması ihtimali korkutucudur. Filmin siyah-beyaz oluşu da ana ve ara renklere fazla olasılık tanımıyor. Yakın bir tarihte, Cezayir’in komşusu Fas’ın kuzey ucundaki Tanca’da, İbn-i Batuta Stadyumu’nda bir futbol maçında, ülkenin kendi gerçeklerine ilişkin eleştirilerin yankılandığı “Ultra Hercules” olarak bilinen taraftar grubuna ait marşın sesi dünyanın her yanından duyuldu. Stadyumdaki binlerce insanın hep bir ağızdan güçlü bir melodiyle yükselen sesi etkileyiciydi. İnsanın kulağına kolayca yerleşiveren bu güçlü melodiyi duyduğumda romanı ve ismi olmayan Arapları düşünmeden edemedim. Şarkı şöyle başlıyordu:

“Bu ülke aşağılayan bir ülke

Gözyaşlarımızı döktü

Yaşaması çok acı

Bunu diyenler yalan söylemediler

…”

Albert Camus, yakalandığı hastalık nedeniyle çok sevdiği futbolu genç yaşta bırakmak zorunda kalmıştı. Nobel Ödülü’nü 1957 yılında, 44 yaşındayken alan Camus, örneğine pek rastlanmayacak biçimde ödülden sonraki ilk büyük röportajını Parc de Princes Stadyumu’nda 35.000 kişilik bir kalabalığın arasında futbol maçı izlerken yapmıştır. Bir başka röportajında sorulan “Futbol mu yoksa edebiyat ya da tiyatro mu?” sorusuna; “Tercihim tabii ki her zaman futbol, dünyaya bir daha gelsem yazar olmak yerine futbolcu olmayı seçerdim.” diye cevap vermiştir. Kuşku yok ki onun futbol sevgisi, başka yazarlarda pek görülmeyen fakat ancak eserleriyle birlikte değerlendirilebilecek ve belki de bugüne ışık tutabilecek türden bir sevgidir.

François Ozon’un siyah-beyaz bu filmi insanı tuhaf bir yolculuğa çıkarmaktadır. Ama hiçbir şey yapmasa Camus’un romanını bir daha okutacaktır.

Av. Muazzez ÇÖRTELEK | Tüm Yazıları
Hits: 679