İlhan Uzgel
Küresel sistemdeki dönüşüm, dünyanın bütün bölgelerindeki gelişmeleri ve dengeleri derinden etkiliyor. “Küresel Siyaset Dönüşürken-I: Dönüşümün kökenleri” başlıklı geçtiğimiz yazı dizisinde bu dönüşümün Avrupa kıtasına ve Türkiye’ye etkilerini NATO 3.0 stratejisine geçiş etrafında ele almıştım.
Bu yazıda odağı Ortadoğu bölgesine çevirip yine ABD’nin başını çektiği Batı merkezli yeni düzeni, bunun bölge ve Türkiye için sonuçlarını tartışacağım.
Bu yazının çıkış noktası, ABD’nin geniş Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de son bir-iki yıla kadar çok dikkat çekmeyen yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalıştığıdır. Söz konusu girişim pek anlaşılamadı çünkü İran savaşı gibi dikkat çekici değildi. Daha çok zamana yayılı diplomatik yöntemler uygulanıyordu. Üstelik ABD bu yeni stratejiyi, örneğin Türkiye’de çok popüler olan BOP gibi bir doktrin ya da farklı bir stratejik kavramla tanımlamamıştı.
Yeni Ortadoğu düzeninde İsrail’in güvenliğinin öncelikli olduğunu, bu konuda İsrail’e ABD (ve Batı) tarafından neredeyse bir açık çek verildiğini ve bazı durumlarda İsrail’in ABD’ye rağmen saldırganlığını sürdürdüğünü veya ABD’yi peşinden sürükleyebildiğini biliyoruz. O yüzden bu yazıda İsrail vurgusu yerine genel bir dönüşüm portresini ortaya koymanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu çerçevede aşağıdaki şu varsayım ve saptamalarla hareket ediyorum.
1- Bir süredir ABD-Avrupa ilişkileri çerçevesinde Avrupa bölgesinde yaşanan dönüşümün bir benzeri, farklı dinamiklerle, Fas’tan Pakistan’a uzanan Geniş Ortadoğu bölgesinde de yaşanıyordu.
2- Bu ittifaklar ağı ya da mozaik örüntünün kurabilmesi için örgütlere değil, devletlere ihtiyaç var. Küresel ölçekteki gelişmelerin izdüşümü olarak bölgede devletçi yapıların güçlendiği, örgüt-vekillerin tasfiye edildiği bir sürece girildi. Artık vekil-örgütler değil, vekil-devletlerden söz edeceğiz. Bu ittifaklar ve anlaşmalar örgüsünün göstergeleri olarak İbrahim Anlaşmaları, iki 3+1 süreci, U2İ2, Barış Kurulu, BAE-Hindistan, STEP, Bölgesel 4 (Regional 4) ve nihayet Mekke İttifakı sayılabilir. Bunların her birini devam eden yazıda ele alacağım.
3- ABD bölgeden tamamen çekilmeyecek ama uzun vadede askeri angajmanını azaltacak, yeniden yapılandıracak. Örneğin CENTCOM Suriye ve Irak’tan asker çekerken yeni dönemin dinamiklerine uygun olarak bölgede bir drone komutanlığı kuracak.
4- ABD ayrıca bölgedeki vekil unsurlara yönelik olarak üçlü bir strateji izliyor ve bu devam edecek.
Yapabildiğini, merkezi yönetim haline getirdi: HTŞ.
Merkezi yönetim konumuna getiremeyeceği, kendisine yakın örgüt-vekilleri merkezi yönetimlere entegrasyonla tasfiye etme yoluna gitti: PKK-PYD/SDG.
İran’ın vekillerini askeri ve diğer baskı araçlarıyla tasfiye etmeye çalıştı: Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi ve uzantıları.
Bu devam eden bir süreç ve doğal olarak her yerde aynı hızda ilerlemiyor. Ne ölçüde başarılı olacak, onun da bir garantisi yok.
5- ABD’nin en temel stratejisi bölgeye Rusya ve Çin’in stratejik olarak girmesini, derin bağlantılar kurmasını engellemek. Rusya ve Çin için teknik adıyla Anti-Access/Area Denial stratejisinin uygulanması bir süredir hayata geçirildi. Bölgesel müttefikleri arasındaki ittifak örgüsünün çıkış noktalarından birini bu strateji oluşturuyor.
6- Bölge ülkelerinin ABD bilgisi dışında, ABD’ye paralel ya da ABD’ye rağmen yeni ittifaklar kurmaya çalıştıkları yolundaki değerlendirmeler yapılmakta, bunun nedeni ise ABD’nin bölge ülkelerinin güvenliğini sağlayamaması gösterilmektedir. Bu değerlendirme sorunludur. Bölgede hâlâ hâkim güvenlik mekanizması ABD merkezlidir. Özellikle Körfez ülkelerinin ABD’den şikayetleri İran savaşıyla birlikte artmıştır. Ama ABD merkezli güvenlik yapılanmasının yerine koyabilecekleri bir alternatif yoktur. ABD bölgede çok daha mikro düzeydeki birçok gelişmenin içinde yer almayı sürdürmektedir.
7- 2000’lerin başından itibaren ABD ve Batılı ülkelerin Ortadoğu bölgesindeki belirleyicilikleri azalmayıp artıyor. ABD’nin Çin karşısındaki göreli gerilemesini, Ortadoğu analizlerinde bir şablon olarak kullanmak sorunlu ve gerçekçi değil. Günümüzde Ortadoğu’daki bölgesel düzen maalesef bir kez daha Batı merkezli olarak kuruluyor.
Bu konu kendi içinde önemli bir tartışmayı gerektiriyor ve bu tartışma yeterince derinlemesine yapılmıyor. Bölge dışındaki aynı aktörlerin dön dolaş yüzyıl sonra yine bölge siyasetini dizayn etme irade, güç ve kapasitesine sahip olmasının, içinde özeleştiri unsurlarıyla birlikte yeniden tartışmaya açılması gerektiğini savunuyorum.
8- Son yazıda ise bütün bu dönüşümün Türkiye açısından ne tür sonuçlar doğurduğunu ele alacağım. Burada kısaca belirtmek gerekirse, küresel gerilimler, stratejik konuma sahip devletlere ihtiyacı artırırken paradoksal olarak, Türkiye’nin stratejik özerkliğinin azalması gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bunu son yazıda daha ayrıntılı analiz edeceğim.
Bütün dikkatlerin Trump’ın tweetleri ve davranışları üzerine yoğunlaştığı bir ortamda, arka planda, ABD’nin bölge siyasetini hangi isimler üzerinden kurduğuna bakmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu yazının ve alt başlığın çıkış noktası, ABD merkezli Batı sisteminin, küresel dönüşümün bu uğrağında içinde yaşadığımız coğrafyada ne yaptığını anlama üzerine kurulu. Yoksa, isimlere özel bir misyon atfetmeye gerek yok. Tıpkı geçmişte emperyalizm adına Ortadoğu’da Sykes-Picot’nun, Hindistan alt kıtasında Cyril Redcliff’in sınırları çizerken kendi başlarına birer özne olarak hareket etmeyip belli bir siyasetin taşıyıcıları olmaları gibi. ABD’nin “adamları” (hepsi adam, bu kez arkada bir Gertrude Bell yok!) bu kez sınır çizmiyorlar. Ama maalesef yüzyıl sonra yine bölge siyasetini dışarıdan ve yukarıdan yeniden kuruyorlar.
Örneğin, ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi Steve Witkoff ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack yeterince bilinirken Massad Moulos gözlerden kaçıyor. Tıpkı Avrupa sahasında belirleyici olan Eblrige Colby’nin oynadığına benzer bir rolü, Lübnan asıllı ve Trump’ın dünürü olan Massad Moulos’un oynadığına dikkat çekmek istiyorum (Moulos son dönemde Libya merkezli girişimleri yürütüyor). Bir diğer isim de Witkoff’a bağlı olarak çalışan Aryeh Lightstone ki İbrahim Anlaşmaları ve Gazze Barış Kurulu’nun arkasında, hatta Zengezur Koridoru için geliştirilen TRIPP yani Trump Yolu projesinin de arkasında o yer alıyor.
Trump’ın damadı Jared Kushner ise Witkoff ile birlikte hareket ediyor ve daha çok, bu döneme özgü bir gerçeklik olarak herkesin bildiği gibi Trump ailesinin bölgedeki parasal işlerini, bu süreçlerden maddi çıkar sağlayan mekanizmaları yürütüyor.
Bunlardan bir tek Colby dış politika alanından geliyor. Diğer üçü Trump’ın yakını. Lübnanlı olan Moulos Trump’ın dünürü, Barrack ve Witkoff’un ise Trump’ın hem iş hem de kişisel arkadaşları olduğu zaten biliniyor.
ABD küresel sistemdeki yerini Çin’e karşı korumakta zorlanıyor ve buna geçtiğimiz yazıda değinmiştim.
Çin, kültür ve ideoloji alanları hariç, ABD’nin yerini alabilecek güç ve kapasiteye sahip. Ayrıca, ABD hegemonyasına doğrudan meydan okumasa da her yerinden parça parça zayıflattığı için, ABD yalnızca tek bir bölgede değil, küresel ölçekte strateji değişikliğine gitmek zorunda kaldı.
İçinden geçtiğimiz dönemde genel bir paradigma değişikliği yaşıyoruz. Küreselleşmeden jeopolitiğe, serbest ticaretten korumacılığa geçerken, çok kültürcülük, kimlik siyaseti terk edilirken ve Çin, Rusya, hatta İran ile mücadele yoğunlaşırken ABD’nin yerel örgütlere yaslanması, onları müttefik olarak kullanarak sonuç alması mümkün değildi.
Küresel rekabet ABD’yi makro düzeyde stratejik tercihler geliştirmeye zorladı. Dolayısıyla, artık örgütlerin vekil olduğu dönem terk edilerek devletlerin müttefik, aslında yeni vekiller olarak ortaya çıktığı bir döneme geçildi. Örgüt-vekillerin gücü, çapı ve kapasitesi ABD açısından bu küresel mücadele için yetersiz kalıyordu.
Günümüzde ABD küresel ölçekte belirli su yollarının kontrolü, nadir elementlere ulaşım, enerji ve ticaret hatlarının, deniz altından geçen elektrik kablolarının inşası ve korunması gibi alanlarda hamleler yapmak zorunda.
Küresel boyutta öncelikler değişirken bundan Ortadoğu’nun da payını alması gayet anlaşılır bir gelişme. Dolayısıyla, ABD, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Ortadoğu’da da müttefiklerine daha fazla sorumluluk yüklemek istiyor. Böylesi bir sorumluluğu da ancak müttefiki olan devletlere aktarabilirdi. Savunma harcamalarının artırılması, yeri geldiğinde parasını ödeyerek Amerikan silahlarının satın alınması (örneğin, SDG gibi yardım değil), Hürmüz, Bab ül Mendep gibi su geçişlerinin açık tutulması, Somali açıklarında korsanlığa karşı önlemler vs. hep devlet yapılarına ve ordu mekanizmalarına duyulan ihtiyaca işaret ediyor.
Aşağıda Suriye’deki dönüşümü bunun bir örneği olarak ele aldığımda tablo daha net görünecektir.
Burada merkezi devletlerin güçlendirilmesi stratejisinin iki önemli boyutu olduğunu da belirtmek gerekir.
Bu yönetimler ABD için/adına bölgesel sorumluluğun bir kısmını üstlenecek kadar kapasiteye sahip ama özerk bir projeksiyon yapamayacak kadar ABD’ye bağlı ya da tabi olacaklar.
Bu yönetimler güç ve meşruiyetlerini içeriden değil, dışarıdan alacaklar. İçeride istikrar sağlayacak, dolayısıyla otoriter nitelikler taşıyacaklar. Ekonomik (Türkiye, Ürdün, Mısır) ya da güvenlik açısından bağımlılığın devam etmesi yine (Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri) bu yeni düzenin parçaları.