AĞAM BİZİMLE EĞLENİYİR!

~ 10.11.2023, Av. Abdurrahman BAYRAMOĞLU ~

Yargıtay 3. Ceza Dairesinin Ş. Can Atalay kararı hakkında yazılan ve çizilenleri görüp, söylenenleri dinledikçe, nedense aklıma Kemal Sunal’ın Züğürt Ağa filmindeki meşhur “Ağam bizimle eğleniyir.” repliği takıldı.

Konuyla ilgilenen herkes anlamsız bir debelenme içinde. Hani hızla yanıp sönen sahne ışıkları altında dans edenlerin yaptıklarını anlamlandıramaz ya insan… İşte öyle bir duyguya kapılıyorum, duyduklarım ve gördüklerim karşısında.

Sürrealist bir sanatçının sergisini gezen sanattan habersiz rastgele ziyaretçiler gibiyiz adeta. Anlamsızlıklara aklımızca anlam yüklemeye çalışıyoruz.

Bir kısım komplo teorisyenleri;

“Bu, iktidar içindeki güç savaşıdır.”

“Yargıtay’daki yargıçlar, Anayasa Mahkemesi’ndeki yargıçlarla tarikat kavgası yapıyor.”

“Yargıtay’da hala Fetöcüler var.”

“Esas Fetöcüler Anayasa Mahkemesi’nde.” türünden çıkarımlar yapıyorlar.

Bir kısım hukukçular;

“Yargıtay 3. Ceza dairesi hakimleri Anayasal suç işliyor.”

“Milli hukuktan yana olanlar belli oldu.”

“Anayasa Mahkemesi üyelerini kim yargılayacak?”

“Anayasa Mahkemesi kararları herkesi bağlar.” şeklinde engin hukuk bilgilerini paylaşıyorlar.

Bir kısım siyasetçiler ise;

“Bu vesayet kalıntısıdır.”

“Darbe…”

“Geçit vermeyeceğiz.”

“Yargıtay’ın önüne gideceğiz.” gibi her zamanki gibi zevahiri kurtarma çabası içindeler.

***

Tam bir komedi, demeye yelteniyorum. Komediye ayıp olacak.

Trajedi?

Drama?

Yok onlar da olmadı. Belki ‘absürt’ denebilir.

Geçen gün Çağlayan Adliyesinde, çoğunluğu avukatlardan olmak üzere değişik meslek mensuplarınca sürdürülmekte olan, ‘Canın Arkadaşları’ adlı etkinlikte de kısmen değindiğim gibi, ülkede egemen olan rejim (ya da egemen olan tek adam) yukarıda sıralamaya çalıştığım söylemlerin hiç biriyle açıklanmayacak bir planı adım adım yaşama geçiriyor. Yani hiçbir şey sarayın kontrolü dışında değil. Olan biteni saraydan bağımsız olarak açıklamaya çalışmak, kafayı kuma gömmekten başka bir şey değildir.

Yargıtay’ın kararı doğrudan sarayda kaleme alınmıştır. Üstelik İstanbul Barosunun ünlü solcu avukatlarını yıllarca solcu olduğuna inandıran, kararın saraydaki müellifi de bunu saklamamaktadır.

***

Konu hakkında, yalnızca son karar bağlamında bir şeyler söylemenin çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu, uzun yıllardan beri süregelen bir dönüşüm sürecinin parçasıdır. Bu süreç, bir yönüyle Türkiye’nin çağdaşlaşma çabalarına karşı duruşun bir tezahürü iken, bir yönüyle de sermayenin yol temizliğidir. Hangisi daha baskın denirse, yanıtım; dinciliğin asıl işi perdelemek dışında bir rolünün olmadığıdır.

Karara gelince; plana sadık kalınmış görünüyor. Hiçbir sonucu olmayacağını bile bile Yargıtay kararına AYM üyeleri hakkında suç duyurusu maddesinin eklenmesi, tam bir cambaza bak taktiğidir. Hiçbir hukuk normuna bağlı olmadıklarını açıkça ilan eden 3. Ceza Dairesi yargıçları, neye bağlı olduklarının çok iyi farkındadırlar. Üstelik TBMM’ne bile direktif verecek kadar da kendilerine güvenlidirler. Tam da istenen olmuş, herkes her zaman olduğu gibi işin magaziniyle ilgilenmiş, suç duyurusu kısmına odaklanmıştır.

Olan bitenin var olan hukuk düzeniyle açıklanması olanaksızdır. Sorun hukuk değildir çünkü.

AKP/RTE içerde 200 yıllık aydınlanma hareketiyle ve 100 yıllık cumhuriyetle hesaplaşıp, toplumun en az yarısını Türk-İslam ideolojisi çevresinde konsolide ederken, dışarıdaysa uluslararası sermayenin istediği kapitülasyonları sınırsızca dağıtmaktadır. Hedefe giden yolda tüm engelleri aşarak kararlı adımlarla ilerlemektedir.

İçerde siyasi olarak muhalefetsiz bir ortam, ekonomik olarak kırılgan ve dışa bağımlı bir yapı, sosyolojik olarak umutsuz bir toplum oluşturuldu. Dünyanın içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve sosyal koşullar da göz önüne alındığında, planın başarıya ulaşması kesin gibi.

Erdoğan, ikna ederek asimile edemediği veya rüşvetle kapısına bağlayamadığı, olmazsa zorla sindiremediği siyasetçileri istemiyordu. Epey de yol aldı bu alanda.  

Anlaşılıyor ki 20 yılı aşan iktidarı süresince Erdoğan’ı en çok ürküten olay, 2013 yılında yaşanan ‘Gezi Direnişi’ olmuştur. İktidarının ikinci 10 yılını bu travmayla geçiren Erdoğan’ın, 15 Temmuz gecesindeki kendine güvenli ve rahat halini anımsayınca…

O nedenle Gezi’yi anımsatan her şeyi yok etmek istiyor. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ü anımsatan her şey gibi…

***

Yaşadıklarımız hukuken anlamsız olmakla birlikte, fiili durum çok açıktır.

Erdoğan tüm iktidar araçlarını tek elde (elinde) toplama hedefine yaklaşmıştır. Bu kendisi dışındaki tüm erklere açık bir meydan okumadır ve bu meydan okumaya karşı duracak hiçbir güç de yoktur.

Muhalefet partilerinin, bazı muhalif örgütlerin (sendika, baro, odalar vs.) ve pek cılız muhalif basın yayın kuruluşlarının yaptıklarının, Erdoğan için meşruiyet görüntüsü sağlamak dışında bir işe yaramadığı yıllardır görülüyor.

Kusursuz bir Makyavelist olarak, yapılamaz sanılan her şeyi yaptı. Ama dozu yavaş yavaş artırdığından, pişmiş kurbağa hala ısındığını sanıyor.

İlk olarak, tatlı su solcularını Amerikancı 12 Eylülün en önemli proje aparatlarından biri olan Fetöcülerle birleştirip, askerleri oyunun dışına attı.

Fetöcüleri kullanarak, eğitim sistemini, yargıyı ve idari yapıyı dönüştürüp kontrol altına aldı.

Sonra kendine bağladığı asker-polis-istihbarat-yargı güçleriyle, işlevi tamamlanan Fetöcüleri tarihin çöplüğüne attı.

Seçim sistemini ve seçimlerin yapılmasıyla görevli YSK eliyle tüm muhalefet partilerini başarısızlığa mahkum etti.

Seçim sonuçlarını dilediği gibi manipüle etti, yetmediğinde seçimi iptal etti.

Anayasaya rağmen üçüncü kez aday oldu ve kazandı.

Seçilenlerden beğenmediklerini hapse atıp, yerlerine kayyımlarını atadı.

Farklı renkleri yok etti, şimdi de renk tonlarını ortadan kaldırmak ve kendisine ait yeni bir Türkiye kurmak istiyor.

***

“Rotası belli olmayan yelkenliye rüzgar fayda etmez.” diye bir söz var. RTE için başından beri rota çok netti. O yüzden tüm rüzgarlardan yararlanabildi. Ama muhalefet için bunu söylemek olanaksız. Siyasi muhalefetin de toplumsal muhalefetin de rotası belli değil. O nedenle hiçbir rüzgarın onlara yararı yok. Yapabildikleri tek şey, akıntıya kapılıp sürüklenirken izledikleri manzara karşısında söylenmek…

Temel hak ve özgürlüklere aykırı uygulamalar, doğaya ve halka karşı çıkarılan talan yasaları karşısında hiçbir şey yap(a)mayan muhalefet partileri meclisi neden işgal ederler?

Lütfedilen bahşişi nazlanarak da olsa kabul eden sendikalar ne diye varlar?

Bir yerlerden kopyalanmış hüküm, yargıçlarca yapıştırılmayı beklerken, avukatlar neyin savunmasını yaparlar?

Sadece kendilerinin duyacağını bildikleri halde neden ‘basın açıklaması’ yapar bazıları?

Uzayıp gider bu örnekler. Ancak daha fazla uzatmak anlamsız…

Çünkü İşçi Partili milletvekilleri yemin ederek, Can Atalay’ı baştan kurban vermişlerdir. Şimdi istedikleri kadar yürüyebilirler.

CHP’liler sonucu belli seçimle meclise girmekle, çıkacak antidemokratik yasaları çoktan kabul etmişlerdir. Şimdi istedikleri kadar kurultay yapıp demokrasi tiyatroları sahneleyebilir, zatı alileri meclise teşrif ettiğinde ayağa kalkmayabilir, hatta meclis kürsüsünü bile yumruklayabilirler.

Kürtler Ankara’da siyaset yapacaklarsa, Diyarbakır’da kayyımla yönetilmeyi hak etmişlerdir.

***

Şimdi ben de sadece kendimin duyacağını, üstelik kimseden bu kadar uzun bir yazıyı okumak için değerli zamanını ayırmasını istemeye hakkım olmadığını bilerek diyorum ki, tüm toplum olarak sunulanı kabullenmeyip tabakları ters çevirmedikçe, içine konulanı yemek durumundayız.

Benim dilimden gelen budur.

Nazım’ın dediği gibi; “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”

Felsefe ve ideoloji ne derse desin, Dünya’yı elinde sopası olanlar yönetiyor.

Yani;

Ağam bizimle eğleniyir, elinde Şimşir sopası…

 

Abdurrahman Bayramoğlu

10 Kasım 2023/İstanbul

Av. Abdurrahman BAYRAMOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 3013