İSTANBUL BAROSU SEÇİMLERİNİN ARDINDAN: SİYASAL DENGELER VE SOSYOLOJİK GERÇEKLER

~ 27.10.2026, Av. Feyzi Çelik ~

İstanbul Barosu, iki yılın ardından 24-25 Ekim tarihlerinde Genel Kurulu’nu toplayarak seçime gitti. 9 başkan adayının 9 ayrı listeyle katıldığı seçimde, yönetime aday olma noktasındaki yüksek ilgi Genel Kurul katılımına yansımadı ve katılım oranı bir önceki seçimin gerisinde kaldı. Yaklaşık iki hafta önce düzenlenen İzmir Barosu seçimlerinde de katılımın yüzde 40’ın altına düşmüş olması, İstanbul’da da benzer bir gerilemenin yaşanabileceğini gösteriyordu. Sandığa katılımın düşmesi, düşük oy oranlarıyla kazanan yönetimin temsil gücünü ve meşruiyetini tartışmaya açma riskini beraberinde getirmektedir. 

2024 yılında “değişim” söylemiyle 22 yıllık Önce İlke Grubu yönetimini devirmeyi başaran İbrahim Kaboğlu, görev süresince ciddi engellerle karşılaştı. Hukuk dışı ve yasakçı bariyerler, Kaboğlu’nun hedeflediği dönüşümü gerçekleştirmesini zorlaştırdı. Baronun sürekli kendini savunmak zorunda kalması, özellikle ilk yılın verimli geçmesini engelledi. Buna rağmen Kaboğlu yönetiminin tamamen başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur. Ülkedeki hukuk düzeninin, önce polis devletine ardından onunla iltisaklı bir yargı devletine dönüşmesi; yargının adeta bir jurikrasiye vararak siyasetin aracı haline gelmesi, hukukun ikincilleştirildiği gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. İki gün süren Genel Kurul’un ilk günündeki resmi açılışın öğleyi bulması da çalışmaların gece yarısına kadar uzamasına yol açtı. 

İstanbul Barosu, tarihsel olarak Atatürkçü ve Kemalist tabanı güçlü bir sosyolojik yapıya sahiptir. Sol, sosyalist, Kürt ve muhafazakâr grupların bu yapı karşısındaki gücü ise sınırlıdır. Muhalif kesimlerin oransal azlığı dikkate alındığında, Baroda yönetime gelebilmek ancak ana Kemalist bloğun kendi içindeki bölünmelerine ve kurulacak ittifaklara bağlıdır. 2024 öncesinde Önce İlke çatısı altındaki bu kesim, kendi içinde en az üç parçaya bölünmesine rağmen seçimleri kazanmayı sürdürebiliyordu. 2024’te demokratik ve liberal Atatürkçülük söylemiyle aday olan İbrahim Kaboğlu’nun zaferi de bu bölünmüşlüğün yarattığı avantajdan kaynaklandı. Ancak bu durum, Kaboğlu’na hem Baro içindeki dengeleri idare etme hem de siyasal iktidarın karşısında durma noktasında ağır bir sorumluluk yükledi. 

Bu seçimde Ümit Kocasakal ve ekibi, İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu’nu da yanına alarak “Cumhuriyetçi Güç Birliği” sloganıyla sahaya çıktı. Kocasakal, iktidar ile DEM Parti arasında yürütülen “Barış” veya “Terörsüz Türkiye” sürecine ve Anayasa’nın ilk 4 maddesine ilişkin tartışmalara gönderme yaparak Kaboğlu’nu doğrudan hedef aldı. Olası bir Anayasa değişikliğine karşı benzer tutumda olmalarına rağmen Kocasakal, Kaboğlu’nu iktidarın Anayasa çalışmalarının bir aparatı gibi göstermeyi başardı. Böylece Ulusalcı-Kemalist seçmen tabanının büyük bölümünü kendi etrafında kenetleyerek iki yıl önce kaybettiği yönetimi geri aldı. Kaboğlu döneminde Baroda şeffaflık ve demokratikleşme adına olumlu adımlar atılmış ve iyi bir imaj çizilmiş olsa da beklenen köklü değişim gerçekleştirilemedi. 

Diğer taraftan, “Cumhuriyetçi Güç Birliği” adı altında bir araya gelen Ulusalcı ve Türkçü-Milliyetçi bloğun bu hamlesi, CHP ile yeni kurulan siyasi aktörler arasında üçüncü bir kulvarın varlığına da işaret etmektedir. Bu hat, CHP veya Yeni Parti siyasetini doğrudan yönlendirmede tek başına yeterli olmasa da önümüzdeki günlerde merkeze etki edebilecek potansiyele sahiptir. Söz konusu dinamiklerin İYİ Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti gibi yapılarla temas kurarak birleşmesi, genel siyasette son derece etkili bir faktöre dönüşme ihtimalini beraberinde getirmektedir. Bu durum, CHP ve Yeni Parti kitlesinde tam bir destek bulamasa bile “Terörsüz Türkiye” sürecine yönelik tepkinin kentli ve seküler versiyonunu güçlendirebilir. Sürecin sekteye uğraması veya ilerleyememesi halinde ise bu dalganın Kürtlere ve diğer muhalif kesimlere dönük baskı ile yönelimleri her açıdan artırma riski bulunmaktadır. 

İşin ilginç tarafı, “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen bu sürecin hedefinde, süreci bizzat yürüten iktidarın değil de onun adlandırmasını dahi yapamayan Kürt tarafının sorumlu tutulması ve hükümetin sorumluluğunun adeta hiç tartışılmamasıdır. Bu tablo, Kürtleri bir kez daha çift kıskaçlı bir tehditle yüz yüze bırakmaktadır. Kocasakal bu konjonktürü kullanarak, nispeten ve şeklen de olsa Baroda herhangi bir Kürt temsiliyetinin bulunmayacağı taahhüdüyle ileride genel siyasete soyunabileceğinin işaretlerini vermektedir. Bu durum aynı zamanda, liberal, özgürlükçü ve demokratik alanlara açılabilecek merkez partilerin yönünü Erdoğan otoriterliği yerine milliyetçi bir otoriterliğe çevirme tehlikesini de bünyesinde barındırmaktadır. 

Seçim sonuçları sayısal açıdan incelendiğinde de bu kaymanın izleri görünmektedir. Bir önceki seçimin ikincisi Hasan Kılıç ile üçüncüsü Filiz Saraç’ın önceki oylarının toplamı 10.000 civarındaydı. Bu seçimde iki isim ittifak yapmalarına rağmen aldıkları oy oranı adeta dörtte birine geriledi. Bu seçmen kitlesinin büyük kısmının Kocasakal’a yöneldiği anlaşılmaktadır. Bu kayma, Türkiye genelinde yükselen ve temelinde anti-Kürt söylem barındıran milliyetçi dalgayla doğrudan bağlantılıdır. Baro bünyesinde her zaman var olan bu milliyetçi damar, bu seçimde adaylar arasında adeta bir “Atatürkçülük yarışına” dönüştü. Kaboğlu da “Atatürkçülüğümü tartıştırmam” diyerek Anayasa’dan Türk ve Atatürk vurgulu milletvekili andını okudu. Ancak bu çıkış, Ulusalcı kanadı ikna etmeye yetmediği gibi kendisine destek veren Kürt avukatlar nezdinde de kırılmaya yol açtı. 

Bu süreç, Kürt ve Kemalist dinamikler arasındaki politik ilişkinin doğasını bir kez daha gösterdi. Dengeler ılımlı veya liberal söylemlerle yumuşatılsa da iki kesimin aynı kutupta kalıcı olarak buluşması mümkün görünmemektedir; 2024’te kurulan yapının sürdürülememesi bunun açık bir göstergesidir. İki grup arasındaki en sağlıklı politik ilişki, karşıtlık ve muhalefet temelinde yürüyendir. Kemalist grupların kendi içindeki çekişmeler dar bir iktidar mücadelesinden ibarettir ve çıkar birliği sağlandığında bu gruplar hızla tek bir odakta toplanabilmektedir. Dolayısıyla, doku uyumu olmayan bir naklin bünyeyi koruyamayacağı gerçeği netleşmiştir. “Değişim” kavramı yalnızca kişilerin değişmesi olarak ele alınmış; mevcut sosyolojik bünyeye demokratik ve özgürlükçü bir kimlik kazandırılamamıştır. Yaşanan tablonun sorumlusu Kürt avukatlar değildir; ancak bu durum Kürt avukatların kendi iç muhasebelerini yapmalarına engel teşkil etmez. Süreci gerileten anlayışların sahneden çekilerek Kürt sosyolojisindeki farklı seslerin Baro siyasetine yansıması gerekmektedir. 

Öte yandan, mesleki ve ekonomik sorunlarla boğuşan avukatların durumunu dile getiren aday Gülbeyaz Karadeniz, son sırada yaptığı konuşmada salondaki ilgisizliği serzenişle eleştirdi ve mesleki sorunları uyarladığı bir türküyle dile getirdi. Bu performans sosyal medyada geniş yankı uyandırdı ve Karadeniz’e 485 oy kazandırdı. Benzer şekilde, “Cumhuriyetçi” söylemini kullanarak öne çıkan Atakan Selanikli’nin başarısı da genç avukatlar arasında popüler milliyetçiliğin zemin kazandığını gösterdi. Her iki adayın varlığı, geleneksel siyasetin dışında kalan avukat kitlesini görünür kıldı ve Baro seçimlerinde başarı için önceden tanınır olmanın tek kıstas olmadığını kanıtladı. 

Sonuç olarak, İstanbul Barosu seçimleri geleneksel Kemalist ve Ulusalcı bloğun konsolidasyonu ile tamamlanmış; hem Baro siyasetindeki popülist eğilimlerin gücünü hem de ülke siyasetine etki etme potansiyeli taşıyan yeni milliyetçi hatların sınırlarını açıkça ortaya koymuştur.

KABOĞLU ALEYHİNE YÜRÜTÜLEN “ANAYASANIN İLK DÖRT MADDESİNE OLUMLU DOKUNUŞLAR” ALGISINA DAİR YORUMUM 

Kaboğlu’nu zora sokan, değiştirilemez maddelerdeki bazı hükümlere yönelik olumlu dokunuş beyanı, o dönem itibarıyla ana muhalefet partisi olan CHP’yi de etkisi altına almıştı. İlk üç maddeye olumlu anlamda dokunulabileceğini belirten Kaboğlu’na ilk tepkinin Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel tarafından gösterilmiş olması, bilgi kirliliğinin nereye kadar ulaştığının bir örneği olarak görülebilir. 

Değiştirilemez maddelerin 1, 2 ve 3. maddeler olduğu 4. maddede yazılmış ise “değiştirilemez maddeler”den değil, ancak “değiştirilemez hükümler”den söz edilebilir. Örneğin, “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı ikinci maddede yazılı bulunan “başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan” ibaresi değiştirilebilir. Yine, teknik olarak Anayasa’ya dâhil olmayan ancak bu maddede atıfta bulunulan başlangıç hükümleri değiştirilebilir. İkinci madde anlamında değiştirilemez hükümler, “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” şeklinde ifade edilen niteliklerdir. Bunun dışında 2. maddede değişiklik yapılmasının önünde bir engel yoktur; çünkü yasağın kaynağı açıkça ikinci maddede yazılı bulunan devletin niteliklerinin değiştirilemezliği ile ilgilidir. Bu nedenle devletin demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti niteliğine dair hükümler değiştirilemez. Kaboğlu’nun “olumlu dokunmalar”dan kastettiği budur. “Cumhuriyetin nitelikleri” ibaresinden öncesinde yer alan “İnsan haklarına saygılı” ibaresi “insan haklarına dayalı”, “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ibaresi ise “insan onuruna saygı” şeklinde değiştirilebilir. 

Bu açıdan bakıldığında, Anayasa’nın Başlangıç kısmında yer alan “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası karşısında koruma görmeyeceği” şeklindeki tekliği esas alan düzenlemede de değişiklik yapılabilir. Nitekim 2001 yılı Anayasa değişikliğinde başlangıç bölümünde önemli değişiklikler yapılmıştır. Kaboğlu, tartışmaya konu olan konuşmasında, başlangıç bölümünde olumlu değişiklik yapıldığını söyleyerek değişmezliğin sınırsız olmadığını 2001 Anayasa değişikliği örneği üzerinden vermiştir. 

Değiştirilemez maddeler konusunda iktidar ve muhalefetin benzer görüşleri savunduğu bir ortamda, ilk üç maddenin değiştirilmesinin koşulları bulunmamaktadır. Kürt sorununun çözümü önündeki asıl engeller, Anayasa’nın değiştirilebilir maddelerinde bulunmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin 5. fıkrasının 2. cümlesi şöyledir: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacakları esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.” Bu maddede yer alan “Türkçeden başka hiçbir dil” ibaresi sorunludur ve anadilinde eğitim ve öğretimin önünde önemli bir engel olarak durmaktadır. İktidar ve muhalefet bunu da tıpkı ilk üç madde gibi dokunulmaz bir madde olarak görmektedir. Hal böyle iken, çözüm adına ortaya çıkanların samimi olmadığı açığa çıkmaktadır.

Av. Feyzi Çelik | Tüm Yazıları
Hits: 819