Yuvarlak Masa: Örgütlü toplum, ortak akıl

~ 27.04.2026, Yeni Yaklaşımlar ~

Cumhuriyet gazetesinin Yuvarlak Masa Söyleşilerinin ilki geçtiğimiz hafta Prof. Dr. Emre Kongar’ın moderatörlüğünde hukukçular Nazan Moroğlu, Dr. Başar Yaltı ve siyaset bilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun katılımıyla gerçekleşti. Söyleşinin başında konuşan Kongar, hem gazetemizde hem de Cumhuriyet TV’de yayımlanacak olan Yuvarlak Masa’da Türkiye’nin siyasal, anayasal, hukuksal, ekonomik ve kültürel sorunlarının ele alınacağını söyledi. İlk söyleşide rejim bunalımının konuşulacağını belirten Kongar, “Çünkü Türkiye’nin tüm sorunlarının altında rejim bunalımı yatıyor. Rejim bunalımına bakarken; rejimin adı nedir, Cumhuriyet rejimi bir tehlike ve tehdit altında mıdır, parlamenter demokrasinin önce buzdolabına kaldırıldığı sonra yok edildiği söyleniyor. Peki yerine gelen nedir, ‘şahsım devleti’ midir yoksa bir tür neopatrimonyal sultanizm midir, nasıl aşılır ve anayasaya uymayan, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarını dinlemeyen bir iktidarla demokratik olarak rejimi nasıl koruruz sorunlarını irdeleceğiz” dedi. Kongar ilk sözü Prof. Dr. Kalaycıoğlu’na verdi. 

- KALAYCIOĞLU: En önemli ve en yakın değişiklik, 16 Nisan 2017’deki halkoylaması ile gerçekleşti. Ama bunun bir süreci var ve bu süreç 1982 Anayasası’nın başına kadar gidiyor. 1982 Anayasası’yla hiçbir parlamenter rejimde olmayan bir cumhurbaşkanlığı yapısı üretildi. Olağanüstü idari yetkilere sahip olan fakat hukuken ve siyaseten sorumlu olmayan, aynı zamanda MGK vasıtasıyla güvenlik, savunma ve dış politika gibi üç alanda gündemi belirleyebilecek, değiştirebilecek, hükümetlere yön verebilecek konuma gelen bir yeni kurum oluşturuldu. Bunun başaktörü olan cumhurbaşkanı yasamada, yürütmede, yargıda, eskiden özerk olan üniversitelere rektörleri atamak dahil olmak üzere birçok idari atama yetkisiyle donatıldı. Burada amaç ülkenin kolektif çıkarları ve kritik güvenlik gündemini belirleyecek bir kurum olarak cumhurbaşkanlığının tasarlanmış olmasıdır. Burada dikkat edilmeyen husus, cumhurbaşkanının hukuken sorumsuz olması. Siyaseten aldığı kararlarda yetkili ama bunun karşılığında herhangi bir sorumluluğu yok. Bu kararları başbakan ve ilgili bakanlar imzalıyor ve onlar sorumlu hale geliyor. Cumhurbaşkanı hesap vermez veya sorulamaz bir siyasal mevki haline dönüşüyor. Anadolu’da bir tabir vardır, “Hem çorbam dursun hem karnım doysun”. Bunun siyaset erbabına çekici geleceğini anayasayı düzenleyen askeri iktidar hesaplayamamışa benziyor.

- Kongar: Bu Kenan Evren’in kendisine biçtiği rol mü?

- KALAYCIOĞLU: Kendisine bu şekilde bir rol biçmiş olsa da buradaki rol, siyasetçilere çok cazip gelebilecek bir rol. Nitekim öyle de oluyor. 1989’da Turgut Özal aday oluyor ve bilahare Meclis tarafından cumhurbaşkanı olarak seçiliyor. Özal’ın vefatının ardından aday olan Süleyman Demirel seçiliyor. Sonra sıranın Bülent Ecevit’e geldiği düşünülüyordu. Fakat kendisi, üniversite diploması olmamasını çok önemsediği için aday olmadı; yerine AYM Başkanı Ahmet Necdet Sezer’i önerdi, Sezer oybirliğiyle seçildi ve bundan sonra yol açıldı. 2002 sonrası iktidara gelen AK Parti, 2007’de de kendi içinden bir cumburbaşkanı seçme hakkını kendinde gördü. Meclis’te bu konuda geniş bir uzlaşı sağlayamadı ama bu tercihini diretti, buna direnen muhalefetle birlikte tartışmalar alevlendi ve “Meclis’te bu karar alınamıyor, halka gidelim, halk seçsin” denmeye başlandı. İktidar partisi Meclis’ten geçiremediği bu önerisini, gerekli muhalefet partisi desteği alarak ağırlıklı çoğunlukla bir anayasa değişikliğine yol açacak biçimde Meclis’te kabul ettirdi ve halkoylamasına gidilmesini sağladı. Türkiye 2007 itibarıyla halkın doğrudan doğruya hem devlet başkanını hem ayrıca Meclis’i seçtiği, Meclis vasıtasıyla da hükümeti (başbakan ve bakanlar kurulunu) seçtiği, Fransa’daki 1958 Anayasası’na veya Finlandiya’daki 1919 Anayasası’na benzer bir rejim üretti

- KONGAR: Parlamenter demokrasiye ilk darbe 2007 mi?

- KALAYCIOĞLU: Yarı başkanlıkla yol almaya başladık. 2014’te bu rejimin ilk cumhurbaşkanı seçildi ama kısa bir süre sonra 15 Temmuz 2016’da darbe girişimi oldu. Ben buna “askeri ayaklanma” diyorum. Latin Amerika’da gördüğümüz türden, iktidardaki demokratik bir meşruiyeti yoktur. O zamanki mevzuata göre verilen oyların, oy pusulalarının ve zarflarının üzerinde sandık kurulunun mührü olması gerekiyor. 2.5 milyon civarında mühürsüz oy ve zarf aynı gün yapılan başvuruyla YSK’nin dikkatine getirildi. Daha önce mühürsüz oylarda iptal kararı veren YSK, madde açık olduğu halde, bu kez mühürsüz oy pusulaları ve zarfları geçerli saydı. Böyle bir durum daha önce tarihimizde yaşanmadı. YSK, “Seçmenlerin siyasal hakları zedelenmesin” gibi tuhaf bir yorumda bulundu, adeta yasama organının veya seçmenin olması gereken yetki ve gücü kullanmakta beis görmedi.

‘BEŞ ÖNEMLİ ÖZELLİK’

- KONGAR: Bu oylama sonucunda ortaya çıkan rejimin adı...

- KALAYCIOĞLU: Bu 2017 halkoylamasıyla kurulan siyasal rejimde beş özellik var. Bir; hükümet ve devlet arasındaki farkların bulanıklaşması. Yasamanın etkinliğinin büyük ölçüde ortadan kalkması. Bizde var. İki, şahsi yönetimin ve yönetmekte olan kişinin kendi şahsi takdirinin siyasal kararlarda temel rol oynaması. Bizde var. Üç, anayasal takiye bir kural olarak kabul ediliyor. Anayasa ne iktidarı ne de şahsi karar alanı bağlıyor. Dört, bu yapıda rejimin toplumsal kökenleri zayıflıyor. İktidarın bu zayıflığı doldurmak üzere merkezileşmesi ve gücünün artması söz konusu oluyor. Muhalefet etmek kabul dışı hale geliyor. Beş, ekonomi kuralları çarpıtılarak ahbap çavuş ekonomisine dönüyor, yandaşlara büyük imkânlar sağlanıyor. Ekonomi kısa dönemli, tutarsız kararlarla yönetiliyor ve istikrarsızlık başlıyor. Hem kurumsal yozlaşma hem de artan yoksullukla karşılıyoruz. Transparency International’ın verilerine göre Türkiye devamlı puanı düşen ve yolsuzluğu artan bir görüntü veriyor. Bu, modern gözüken yapının arkasında geleneksel, bireysel ilişkilerin ön plana çıktığı kuralsızlık ve kurumsuzluğun yaygınlaştığı bir rejim oluyor. O nedenle neopatrimonyal/sultanizm diye adlandırılıyor siyaset sosyolojisinde. Siyasal rejimimiz değişti, monarşiye geçmedik ama hukukun üstünlüğü ilkeleriyle bağdaşan, özgürlüklerin geniş olarak tanındığı, çok partili esasa ve onun kurumlarına dayanan demokrasi olma özelliğimizi yitirdik.

- KONGAR: Hocamın vurguladığı çok önemli şeyler var. Özellikle cumhurbaşkanlığı makamının 1982 Anayasası’nda bu yozlaşmaya temel teşkil etmesi. Hatırlayalım, Kenan Evren bu niteliğiyle Türkiye’ye iki ihanette bulundu. İlki anayasaya zorunlu din dersi soktu ve laiklik ilkesini zedeledi. İki, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine, Kıbrıs konusunu dışarıda tutarak onay verip Türkiye’nin Kıbrıs ve Ege’deki haklarından vazgeçmesine yol açarak ülke çapında daha büyük bir ihanete neden oldu. Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un 16 Nisan ile ilgili “Hukuk Dünyasında Doğmayan Halkoylaması” adında bir kitabı var. Şimdi böyle bir noktaya gelindi. Buyurun Sayın Moroğlu.

- MOROĞLU: Türkiye’de son yirmi yıldır her seçim sonrası iktidar partisi “yeni anayasa” hazırlıklarını gündeme getiriyor. Biz sivil toplum kuruluşları olarak “Anayasaya dokunma, uygula” diyoruz. Ne zaman dokunmaya başladılarsa Cumhuriyetin temel niteliklerinden geri adımlar hedeflendiği görülüyordu. Anayasamızda “laiklik” yazılı olsa bile fiilen laiklikten geri adımlar atılıyordu. 2007’de seçimlerden hemen sonra yeni bir anayasa taslağı gündeme getirilmişti. Oysa 2000’li yılların başında AB müzakere süreci başlamıştı. Demokratikleşme adımları atılıyordu, uyum paketleri geçiriliyordu, önemli adımlar atılmaya başlanmıştı. İçinde bulunduğum kadın hareketi de anayasada kadın erkek eşitliği için somut kurallar getirilmesini istiyordu. “Herkes kanun önünde eşittir” yeterli olmuyordu. 2001’de “Aile toplumun temelidir” maddesine “Eşlerarası eşitliğe dayanır” hükmü getirildi. Biz o tarihte “Bu sadece aile içi ile sınırlı kaldı” dedik ama 10. madde için yaptığımız önerimiz dikkate alınmadı. 2004’te anayasanın 10. maddesine “kadın erkek eşitliğinin sağlanmasında devlete yükümlülük veren” bir kural eklendi. 2007’de seçimlerden sonra yeni anayasa taslağına baktığımızda “eşitlik” maddesinde 2004’te büyük bir mücadele ile yaptırdığımız “Kadın erkek eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliği yaşama geçirmekle yükümlüdür” hükmünün kaldırılmış olduğunu gördük. Onun yerine “Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler gibi toplumun özel suretle korunmaya muhtaç kesimi...” ibaresi gelmişti. 2007 anayasa taslağını okuduğumuzda, Cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesinin, laikliğin ve kadın erkek eşitliğinin göz ardı edildiğini gördük.

Taslakta başka neler olduğuna baktığımızda, “Aile planlamasını devlet kurar” hükmü de çıkarılmıştı. Eğitim öğretim hakkı konusunda ise “Çocuğa ailenin, anne babanın felsefi görüşü ya da dini inanışına uygun eğitim verilir” hükmü vardı. Eğitimin de bambaşka bir alana çekildiğini gördük. “Sanatın sanatçının korunması” maddesi de kaldırılmıştı. Tüm bu maddelere halkın dikkatini çekmek amacıyla Kamil Masaracı karikatürlerini çizdi. 2007’de hukukçular, sanatçılar, gazeteciler, sendikalar, çok sayıda STK’lerle İstanbul Anayasa Platformu’nu oluşturduk, sözcülüğünü yaptığım platformun da mücadelesiyle geri çektirmeyi başardık. Çok sayıda ile gittik ve anlattık. Bugün de ben inanıyorum ki ülkemize demokrasi gelecekse tabandan, halkın mücadelesiyle gelecek. Örgütlü mücadele geç de olsa bir şeyleri gerçekten kazandırıyor. Ama 21 Ekim 2007’de yapılan referandumla Türkiye’de bambaşka bir yola girildi, cumhurbaşkanını halkın seçmesi yüzde 68.95 evet oyu ile kabul edildi. Ardından 2010 anayasa referandumuyla yargı adeta yürütmeye bağlandı, ordu ve STK güçsüzleştirilmeye başlandı, YAŞ kararlarına yargı denetiminin yolu açıldı. Ancak halk tehlikenin farkına varmaya başlamıştı ve bu defa “evet” oyları yüzde 57’de kaldı.

‘DEVLETİ YAPILANDIRACAK YETKİ’

- KONGAR: Bahsettiğiniz referandum ikinci 12 Eylül felaketi değil mi?

- MOROĞLU: Bugün bizden fazla laikliği savunan, “Yetmez ama evet”çilerin referandumu. 2007’deki yaklaşık yüzde 70 oylar, 2010’da yüzde 57’ye düştü. Yüzde 42 “hayır” verildi. Değiştirilmez maddelere dokundurmadık ama sonra geldik 2017’de yine bir anayasa değişikliği, yine bir referandum ki burada “hayır” çıkacak gibi geliyordu. Muhtemelen de çıktı. Ben “Hayır çıktı ama evet kabul edildi” diyorum.  

2017’de dayatılan paketin hazırlanışı anayasaya aykırı, Meclis’e sunuluşu anayasaya aykırı, Meclis’te yapılan görüşmeler anayasaya aykırı. Cumhurbaşkanı yasamayı kontrol ediyor, yargıyı şekillendiriyor, atamalar tek kişiye bağlanıyor, eğitim ve ordu aynı şekilde. “Uluslararası anlaşmaları akdedebilir” diyor ancak bir insan hakları sözleşmesinden vazgeçme yetkisi yok. Ama İstanbul Sözleşmesi’nden bir imza ile çıkıldı. Devleti yeniden yapılandıracak, isterse bölgesel idari yapıları da kurabilecek yetkisi var. Bu kadar yetkiye sahip bir cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin de genel başkanı. “Rejim değişikliğine yol açılıyor” dediğimizde belli kesimler tarafından eleştiriliyorduk. Sonra mühürsüz oyların geçerli olduğuna karar verildi. Dolayısıyla anayasa ihlaliyle bir anayasa değişikliği yapıldı. Bugün yaşadığımız sorunlar bunun getirdiği sonuçlardır.

- KONGAR: Yasaların açık hükmüne rağmen sayılmayan oylar sonucunda rejim bu hale geldi. Söz sizde Sayın Yaltı.

- YALTI: Siyasi iktidarın bugüne gelişinde anayasada yapılan iki değişikliğin özellikle etkili olduğu kanaatindeyim. Ama bu değişikliklerin fevri, o anda akıllarına geldiği için değil stratejik bir plan çerçevesinde yapıldığını düşünüyorum. AKP 2002’de iktidara geldiğinde, “Demokrasi geldi, AB’ye giriyoruz” diye düğün dernek yapılıyordu. Hiç ummadığınız kişiler dahi böyle bir heves içindeydi. 2002/2007 arası bu havada geçti. Ama 2007’den sonra AKP yüksek bir oranla yeniden seçilince kendi kafalarındaki, “stratejik plan” dediğim şeyi uygulamaya koydu. Siyasi iktidar o tarihlerde, sonradan terör örgütü haline gelen FETÖ ile kol kolaydı. Stratejik planlarının ilk adımı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden tam 30 yıl sonra yapılan 2010 anayasa değişikliğidir. Bu değişiklik, 1923 Cumhuriyeti’yle hesaplaşmada yargının ele geçirilmesi amacını taşıyordu ve yargının ileride kullanılması için planlanmıştı. 

‘HESAPLAŞMAYI TAMAMLAMADILAR’ 

Şunu tespit edelim, mevcut siyasi iktidar cumhuriyet düşmanı değil ama 1923 Cumhuriyeti’nin düşmanıdır. Fark şu, 1923 Cumhuriyeti kamucudur, sosyal devletten, eşitlik ve özgürlükten yanadır, dolayısıyla yurttaşlık hukukuna dayanır, demokratiktir ve en temel özelliği de laikliktir. 1923 Cumhuriyeti ile mücadele etmenin, yüzyıllık paranteze almanın stratejik planı mevcut siyasi iktidarın kafasında başından beri var. Hâlâ var, hâlâ hesaplaşmayı tamamlamadılar. Çünkü göstermelik de olsa seçimler yapılıyor. 2010’dan sonra 2017 anayasa değişikliği geldi. 2017 anayasa halkoylamasının meşruluğunu yok eden nedenlerden birincisi “hileli seçim”dir. Mühürsüz oyların yasaya açıkça aykırı şekilde geçerli sayılmasıdır. Seçim sonuçlarına göre yüzde 51.41 “evet”, yüzde 48.59 “hayır” çıkıyor. Arada 2.8 fark var. Bunu ikiye bölerseniz 1.4 yapar. Geçersiz oyların miktarını dikkate aldığınızda aslında anayasa değişikliğinde halkoylaması “hayır” ile sonuçlanmıştır, bu çok açık. 82 Anayasası’nın kabulünde katılım yüzde 91 ve yüzde 91 kabul oyu kullanılmış. Tabii o dönemin darbe koşullarına girmiyoruz ama burada da aynı şekilde darbe koşulu var. Çünkü 2017 anayasa değişiklikleri oylaması OHAL koşullarında yapıldı. Ataol Behramoğlu’nun “sivil darbe” diye nitelediği o dönemin ortamını dikkate aldığımızda, OHAL koşullarında yapılan bu oylama meşru değildir. Ben 2017 halkoylamasının meşruluğu ortadan kaldıran bu iki gerekçeye iki tane gerekçe daha ekliyorum. İlki, bu oylamada anayasanın 70 maddesi birden değişti. Yani rejimin kendisi değişti ve “şahsım idaresi” kuruldu. Halkoylamasında söz konusu 70 maddeyi özümseyecek bir tartışma ortamı yaratılmadı. Çünkü OHAL koşullarında buna izin ve fırsat verilmedi. İkincisi, ben anayasa değişikliklerinin nitelikli çoğunlukla yapılması gerektiği kanaatindeyim. Anayasanın değiştirilmesi için “evet” ya da “hayır”dan biri bir fazla olunca sonucun geçerli olması kabul edilemez. Yasaların hazırlanmasında böyle bir çoğunluk gerekiyor ama anayasa için nitelikli çoğunluk koşulu aranmalı. Ne yazık ki, anayasada bu yöntem yok. Ancak meşruluk açısından olmalı. 2017 anayasa halkoylaması sonucuna baktığımızda yüzde 85 katılımla yapılan seçimde yüzde 51.4 “evet” çıkıyor. Bu, yüzde 50’nin altında kabul demektir. Ayrıca halkoylamasına katılım da düşük. Çünkü katılmamak da bir protesto şeklidir. Bence nitelikli çoğunluk iki şekilde olabilir. Seçmen kütüğünde yazılı olan seçmen sayısına göre oy kullananların, seçmen sayısının yarısından fazlasının mutlaka “evet” vermesi gerekir veya seçime katılanların asgari yüzde 60’ı “evet” demelidir ki sonuç meşru olsun. Bunların hiçbiri 2017 halkoylamasında bulunmuyor. Dolayısıyla 2017 değişikliğiyle oluşturulan rejim meşru değildir.

- KONGAR: Sizin söylediğiniz felsefi, mantıki ve tarihsel olarak anayasal gereklilikler, hepsi tamam ama zaten mevcut yasalara da aykırı...

- YALTI: Evet, neresinden tutsak elimizde kalan bir durum var. Ayrıca siyasal iktidarın sosyolojik tabanının incelenmesi gerekiyor. Bence mevcut siyasi iktidar cehaletten, yoksulluktan ve korkudan besleniyor. İktidar, oy potansiyelinin bu olgulardan kaynaklandığını biliyor. Siyasi iktidar bunun farkında olarak yoksulluğu yaygınlaştırıyor. Yoksulluğun yaygınlaşması halkı sadakaya muhtaç hale getirdiği için, siyasi iktidar da yurttaşın hakkı olarak değil, yardımlarını sadaka verir gibi yaptığı için devlet, sadaka devleti şeklinde yönetiliyor. Korku dediğimizde ise iki yöntemin kullanıldığı akla gelmeli. İlki 2010 anayasa değişikliği ile denetim altına alınan yargının sopa olarak kullanılmasıdır. Yani yargı yoluyla siyasi dizayn yapılıyor. Toplum üzerinde korku yaratmanın ikinci yöntemi ise dinin siyasete alet edilmesidir. Cumhuriyet dendiğinde benim aklıma her türlü tahakküm odaklarına karşı yurttaşı koruyan bir rejim gelir. İktidar dini, özellikle de cemaat yapılarını öne sürerek siyasi düzenini sürdürmenin peşinde hep oldu. Cehaleti de eğitim sistemini kullanarak yaygınlaştırıyor. Okullar soran, sorgulayan yurttaş yetiştirmek yerine biat ve itaat kültürü ile büyüyen insanlar yetiştirmek üzere kurgulanıyor. İlkokuldan üniversiteye durum hep aynı. Uygulanan eğitim sistemi nedeniyle biz bir iki kuşağı kaybettik. Örneğin, 200’den fazla üniversite var ama bunca hukuksuzluk yaşanırken konuşan bir hukuk fakültesi dekanı göremiyorsunuz. Tüm kurumlar ortadan kaldırılmış, içi boşaltılmış durumda. İktidar adım adım siyasal İslamcı bir cumhuriyet kurma hedefi yolunda ilerliyor. Nihat Behram, “Çıkmak İçin Bu Karanlıktan” şiirinde en çok aydınlara yüklenir. Aydınların hiç bu derece beceriksiz, korkak olmadığını dile getirir. Herkes bu şiiri okumalı. Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu koşullar hepimizi kötümser yapmış olsa da Atatürk’ün çok ünlü bir sözü vardır: “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz kişiler vardır.” Bizim umutsuz olmamızı gerektiren bir durum yok ama bu koşullardan çıkışı, parlamenter sisteme dönüşü stratejik olarak planlamak gerekiyor. Çünkü iktidar stratejik bir plan çerçevesinde bugüne kadar geldi. Daha da ilerisini yapmak istedikleri çok açık.

- KONGAR: Aydınların ihanetinden söz ettiniz, ben daha sert bir şey söyleyeyim, galiba en çok ikinci 12 Eylül felaketi olan 12 Eylül 2010’da “yetmez ama evet”çi, kendilerini solcu, Marksist, liberal veya demokrat sayan aydınlar çok önemli rol oynadılar. Toplumun direnme refleksini yok ettiler.

- YALTI: Benim aklıma hep Jose Saramago’nun Körlük kitabı gelir. Aslında körlüğün olmadığını, kör olanın bizler olduğunu söyler. Bakan körleriz. Bizim aydınlarımızın da böyle bir körlük içinde bulunduğu kanaatindeyiz. Çıkışımızı da belki buradan başlatmamış gerekecek. Aydınlanmanın yeniden inşasının başlatılması hepimiz için bir görevdir.

‘SEFERBERLİK TAMAM AMA... 

- KONGAR: İkinci turda “Anayasaya uymayan bir iktidara karşı, demokratik Cumhuriyeti yeniden kurmak için neler yapılabilir, nasıl davranılabilir, ne yapacağız” sorusuna yanıt arayacağız. Buyurun Sayın Kalaycıoğlu.

- KALAYCIOĞLU: Çok sayıda madde değiştirildiği için artık karşımızda 82 Anayasası yok. Anayasanın herhangi bir şekilde demokrasi yoluna döndürülebilmesi için her şeyden önce belirli bir rejim kavramında uzlaşmamız gerekiyor. Demokrasi ve onunla bağdaşık çalışan bir hukuk devleti hedefine geri dönme konusunda irade beyanı önem taşıyor. Bundan ne anlaşılması gerektiğini anlatabilecek bir siyasal parti örgütlenmesine ve onun da etkili çalışmasına ihtiyacımız var. Şu ana kadar yapılan büyük ölçüde seçmenin seferberliği (mobilizasyonu). Özellikle CHP burada başı çekiyor. Her hafta çeşitli yerlerde geniş kitleleri topluyor. O kitlelere mesajlar veriyor. Özellikle belediyelerde yapılanların sonuçlarını anlatmaya çalışıyor ve bunlara çok sayıda kişi katılıyor. Fakat bu seferberlikte bir sorun vardır. Oraya katılanlar belli sloganları söylemek, alkışlamak ve desteklemek suretiyle üzerlerine düşeni yaptıklarını ve huzurla evlerine dönebileceklerini düşünüyorlar. Oysa örgütlü çalışma bunun çok ötesinde. Örgütlülükte belli bir günde, yerde toplanmaktan bahsetmiyorsunuz. Sistematik olarak bir mesajı, görüşü, savunuyu geniş kitlelere anlatmaktan bahsediyoruz. Siyasal partilerin il ve ilçelerde teşkilatları var, bunları kullanmalılar, kullanmıyorlar veya kullanamıyorlar, en büyük sorunlardan biri bu.

- KONGAR: Siyasal partiler demokrasi için örgütlü mücadelede üstlerine düşen görevi yeterince yapmıyorlar...

- KALAYCIOĞLU: Örgütlü kısmı yapmıyorlar, seferberlik kısmını yapıyorlar. Seçmeni mobilize edip meydanlara çıkarmak güzel, yapılacak ama bir de örgütlü faaliyette bulunacaksınız ve bunu mahalle düzeyinde de yapacaksınız. Her mahallede, önderlik yapan, sözü dinlenen kimseler, bulundukları yerin eşrafına, aynı zamanda daha geniş toplantılar yaparak seçmene ulaşarak siyasal yönetim sorununun nedenlerini ve bunları nasıl çözeceklerini de anlatmak zorundalar.

- KONGAR: Örgütlü mücadele ve eğitim diyorsunuz...

- KALAYCIOĞLU: Bir nevi siyasal katılma eğitimi. Ülkenin içinde bulunduğu koşulların yarattığı sorunların ne olduğunun anlatılması. Anayasanın uygulanmamasının çıkardığı sorunları, 4Y’den yani yoksulluk, yolsuzluk, yozlaşma ve yasaklardan kurtulmanın yolunu muhalefet partilerinin anlatması gerek. Bu da o mahallede lafı dinlenen kişiler üzerinden yapılmalı. Seçmenin sorularına yanıt verecek olanlar parti başkanları değil, mahalledeki temsilciler. “Bunlar PKK’yi iktidara getirecekler” dendiğinde dönüp “Ben PKK’li miyim, beni tanımıyor musunuz?” diyebilecek, halka bunun doğru olmadığını anlatabilecek insanlar olmalı. Seferberlikte başarılılar ama örgütlenmede henüz sınıfı geçebilmiş değiller.

- KONGAR: Hocamız “Seferberlik tamam ama örgütlenme ve eğitim tamam değil” deyince sivil toplumun liderlerinden Sayın Moroğlu’na sormalıyız, anayasaya uymayan bir iktidarla demokratik Cumhuriyeti yeniden kurmak için ne yapabiliriz?

- MOROĞLU: Cumhuriyet gerçek bir devrimdi. Kurtuluştan kuruluşa her aşamasında milletin iradesi vardı. Şimdi aynı mantığı yeniden hayata geçirmeliyiz. Çok emek vermek lazım, bu yolda dayanışmanın çoğalması lazım. Salonlarda 200 kişiye bir şey anlatmak değil, gruplarla herkesin kendi ailesinde, mahallesinde, öğrendiklerini paylaşması lazım. Bunu referandum sürecinde denedik ve hiç tahmin edilmeyen yerlerde “hayır” çıktı. Bu, milletin anlayıp oyunu ona göre vermesinden kaynaklandı. Anayasamızda “laik” deniyorsa laiklik karşıtı neler yapıldığını somut anlatmak gerek. Laik hukukun simgesi Medeni Kanun’a sahip çıkıyoruz çünkü eşitliği, birey olmayı getirdi. Bu bilinci yaygınlaştırmanın en önemli rolü; alanda, evde, okulda her yerde küçük gruplarla bunları anlatmak. Örneğin Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin uyarıcı son kısımlarını her defa hatırlamak ve hatırlatmanın büyük etkisi olacaktır.

‘KADINLAR BİR ARADAYIZ’

Kadın hareketi son 10 yılda o kadar bütünleşti ki. “Kadının insan hakları” diyen ve hakkı için, anayasa için, Medeni Kanun için mücadele eden tüm kadınlar bir aradayız. Adına da Eşitlik için Kadın Platformu dedik. Geri çektirmeyi başardığımız birçok teklif oldu. AYM’nin kararlarının dile getirilmeyen somut bir örneğini paylaşmak isterim:

Kadının soyadı bir kişilik hakkıdır. Kadınlar da isterse ömür boyu kendi soyadı ile devam etmelidir ve bu yol 2023’te temin edildi. AYM, “Bu eşitliğe aykırı” dedi ve Medeni Kanun 187. Maddesi’ni iptal etti. 9 ay süre verdi, Meclis’ten bir düzenleme yapılması istendi. İki yıl geçti, hâlâ bir düzenleme yapılmadı. Madde yürürlükte olmamasına rağmen Nüfus Müdürlükleri, o madde yürürlükteymiş gibi uyguluyorlar. Bunların tümü tek tek anlatılmalı. En büyük risk, anayasaya uyulmayan bir düzende hukuksuzlukların bir istisna değil de kuralmış gibi anlatılması. Bunu engellemenin tek yolu da hukuken sürekli talep etmek. Yanlış olana karşı dava açacağız, kayda geçmesini sağlayacağız. İhlalleri normal gibi kabul etmeyeceğiz. Aileden başlayarak geniş toplumsal bir mutabakatı Türkiye çapında örgütleyeceğiz.

- KONGAR: Sayın Yaltı, buyurun. 

- YALTI: Örgütsüz bir mücadelenin başarı şansı yok. Toplum siyasi iktidarın anestezisi altında, hipnotize edilmiş durumda. Karanlıktan çıkış ciddi bir planlama gerektiriyor. Acemiliklere yer vermeyen ciddi bir planlama yapılması gerek. Yeni bir cumhurbaşkanı seçilirken yüzde 50 artı 1 oyu alacak bir adayı bulmamız ve o adayı topluma kabul ettirmemiz gerek. Tabii, iktidar hep bir adım önde gittiği için potansiyel adayları yargıyı kullanarak devre dışı bırakıyor. Bunun için stratejik akla ihtiyacımız var. Peki bu hareketin önderi kim olacak? Ben burada iki türlü düşünüyorum. Bir, mevcut siyasi partiler. Siyasi partilerin temel görevi budur. Peki onların içinde önderlik yapması gereken hangisi olmalı, tabii ki ana muhalefet partisi. Anketlere baktığımızda CHP’nin oyu yüzde 30- 35’ler civarında. Tek başına yüzde 50 artı biri sağlayamıyor. Öyleyse ana muhalefet partisinin yüzde 50 artı 1’i yakalayacak ve aşacak şekilde muhalefette yer alan diğer partiler ve toplumun örgütlü kesimleriyle ilişki kurulması gerek. Ben CHP nin bugüne kadar, son günlerde ara seçim için yaptığı hamleleri dışarıda tutarak söylüyorum, “Bu bizim cumhurbaşkanı adayımızdır” şeklinde yürüyen politikası dışında bir politika ve strateji ürettiğini görmedim. Oysa yapılması gereken ilk iş, muhalefeti bir araya toplayacak bir zemin yaratmak. Bunun zemini hepimizi bağlayan anayasada var. Politik zemin anayasanın 2. maddesidir. Parlamenter demokrasiye dönülmesi için muhalefetin değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen laik, demokratik Cumhuriyet konusunda asgari koşulları kapsayan bir çerçevede anlaşması şart. 2. madde esas alınarak çerçeve bir metin hazırlanmalıdır. Muhalif siyasi partiler mevcut düzenin değişmesi konusunda istekli olsa bile fiili durum sonucun elde edilmesine uygun olmayabiliyor. Çünkü laikliği, hukuk devletini, demokrasiyi o veya bu şekilde anlıyor. Oysa çerçeve bir metne partiler imza atarsa yorum farkları saklı kalsa bile bağlayıcı bir belge ortaya çıkar.

‘AYDINLAR İŞİN İÇİNDE OLMALI’

İkinci yol, sivil girişimlerin başlatılması. Örneğin, toplumun ara kesitinde yer alan, hem yukarıya hem aşağıya hitap etme yeteneği olan aydınlar var. Örneğin avukatlar, doktorlar, eczacılar, muhasebeciler vb. Bu kesimin, karanlıktan çıkmak için ciddi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bu kesimin toplumun hem üst katmanlarına hem alt katmanlarına etki edecek iletişim olanakları var. Bu kesimden öncüler ortaya çıkmalı ve toplumsal örgütlenmeye destek olmalıdır. Bu kesim, siyasi partilere de bir basınç uygulayacaktır. Bu basınç aşağıdan yukarıya doğru olan bir örgütlenmeyle sağlanmalıdır. Aydınların işin içine katılımı sağlanamazsa, sadece parti yöneticilerine bu iş bırakılırsa başarı sağlanamaz. Toplum değişim istiyor. Değişim istek, heves ve potansiyeli toplumda var. Var ama bu isteği, bu talebi yönetecek stratejik bir akla da ihtiyaç var. Stratejik aklı üretecek olan okumuş kesimden oluşturulacak stratejik akıl kuruludur. Böyle bir kurul, partilerden bağımsız oluşturulmalıdır. Her parti kendi içerisinde de böyle bir kurul oluşturabilir. Böyle bir kurulun üreteceği politika ve sloganlar, toplumsal coşku yaratabilir. Partiler arasındaki isteksizlikleri ortadan kaldırabilir. Eğitimden yargıya, çevre politikalarına kadar hemen her şeyin çürüdüğü, yozlaştığı, anlamını yitirdiği, Türkiye’de şahsım devletine giden yolu ortadan kaldıracak demokratik bir girişim ancak bu yol ve yöntemle başarılır diye düşüyorum.

https://www.cumhuriyet.com.tr

Hits: 2271