Yargıya Anayasal Blokaj

~ 22.05.2026, Av. Dr. Başar YALTI ~

Ulusal egemenliğin bir parçası olan yargı, yasama ve yürütmenin denetimini sağlamak ve kişiler arasındaki anlaşmazlıkları adaletli bir çözüme kavuşturmak için vardır. Yargı bu görevini, bağımsız ve tarafsız oldukları anayasada belirtilen mahkemeler aracılığıyla yerine getirir. Yargı organının bir başka işlevi ise hukuksal meşruluk üretme özelliğidir. “Bağımsız ve tarafsız” olduğu varsayılan mahkemelerin uygun bulduğu yasama ve yürütme işlemleri, toplumun geneli tarafından kabul gördüğü düşünülerek “meşru” kabul edilir. Aksi yöndeki mahkeme kararlarına konu eylem, işlem ve kişiler ise “gayri meşru” kabul edilerek sistem olanaklarından yararlandırılmaz.

Yargı sisteminin meşruluk kazandırma özelliğine sahip olması, paradoksal olarak onun bağımsızlık ve tarafsızlık niteliğine yönelik en büyük tehdittir. Özellikle hukuk devleti niteliklerinden ve demokratik yönetim anlayışından uzak otoriter iktidarlar, yaptıkları işlem ve verdikleri kararlara toplumun gözünde meşruluk katmak, siyasal rakiplerini “gayri meşru” göstermek için yargı sistemi maşa olarak kullanırlar. Yargıyı denetimleri altına alarak siyasal yönlendirmelerini yargı eliyle yapmayı yeğlerler. Dolayısıyla yargısal kurumları siyasal iktidarın müdahalesine olanak verecek şekilde yapılandırırlar.

Kuşkusuz bu işlemler toplumun gözünden kaçırılarak planlanır ve örtülü şekilde yapılır. Bir yandan bağımsız ve tarafsız mahkemelerden söz edilir, hatta daha da ileri gidilerek “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz” (AY. m.138/2) denilir, öte yandan tüm yargı sistemi siyasal talimatlara açık bir yapıya teslim edilir.

NEOLİBERAL SİYASAL İSLAM

Byung-Chul Han’ın deyişiyle, kapitalizmin mutasyon geçirmiş biçimi olan neoliberalizm, bir fikre dayalı olarak değil, olaylar üzerinden hareket ederek ve toplumsal farklılıkları öne çıkartarak sermaye düzenini yürütmeye çalışır. Neoliberal sistemde göze batacak, doğrudan hiçbir şey yapılmaz. Hatta insana özgürleştiği duygusu verilir. Sonuçta tüketici formunda, körleşmiş, itaatkâr bireyler yaratılır. Postmodern anlayış üzerinden insanlar aşkın değerlerin, dinin hegemonyasına bağlanır. Böyle bir düzenin yurttaşları sorgulamaz ve siyasal eylemden uzak durur. Yargının sopası da gösterilince sessizlik erdem olur.

Türkiye’de olup biten budur. Cumhuriyetin temel ilkeleriyle, özellikle laiklik ilkesiyle kavgalı siyasal iktidar, bir yandan en acımasız şekilde neoliberal politikalar uygularken diğer yandan siyasal İslama dayalı otoriter bir düzen kurma isteğini ısrarla sürdürür. Birbirinin zıttı gibi gözüken bu iki politik tutum, birbiriyle çelişmez, aksine birbirini tamamlar. Meşruluktan ve demokratik görüntüden uzaklaşmama stratejisi gereğince de hedefe yönelik hamleler, yargı sistemi üzerinden yapılır. Anayasanın 6, 9, 138-140. maddelerinde öngörülen yargıya ait düzenlemelerin aşılması için ise anayasada yer alan yargı kurumlarının iç yapıları amaca göre düzenlenerek yargı sistemi tümüyle bloke edilir.

‘HSK ARTIK SİYASİ BİR KURUM’ 

Yargının anayasal yolla blokajı için siyasal iktidarın ilk girişimi, FETÖ ile barışık olduğu dönemde, 2010 yılında yapıldı. 2010 halk oylamasıyla anayasada 26 maddelik değişiklik yapılarak Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı yeniden düzenlendi. Asıl değişiklikler ise FETÖ darbe girişimi sonrasının olağanüstü koşullarında yapılan ve damgasız oy pusulaları geçerli kabul edilerek oldubittiye getirilen 2017 halk oylamasıdır.

“İktidar anayasaya uymuyorsa, anayasayı iktidarın anlayışına uydururuz” düşüncesinin etkili olduğu bir ortamda yapılan 2017 değişiklikleri sonrasında Türkiye’de rejim değişti, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi ve tek adam rejimine uygun olacak şekilde anayasanın Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) maddesi (m.159) yeniden düzenlendi. Bu düzenleme sonucunda yargıç ve savcılar üzerinde doğrudan etkili olan 13 üyeli HSK’nin altı üyesi Cumhurbaşkanı, yedi üyesi ise TBMM tarafından olmak üzere tüm üyelerinin siyasal iktidar tarafından belirlenmesine olanak sağlandı.

HSK artık siyasi bir kurumdur. Nitekim HSK, kendisini seçen iradenin isteklerine uygun davranmakta, yargıç ve savcıları “yandaşlık” ölçütüne göre seçmekte, bununla da yetinmeyerek, “başı boş” kalmamaları için üzerlerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaktadır. Böylece yargının tarafsızlık ve bağımsızlık özelliği, yaratılan anayasal blokaj nedeniyle kâğıt üzerinde kalmaktadır. HSK, aynı zamanda yargıçların vicdani kanaatlerini özgürce ve hukukun ahlakına uygun şekilde kullanmalarına da engel olmaktadır.

TORBA YASADAN TORBA İDDİANAMEYE 

Ülkemizde yargının siyasallaştığı, başka bir deyimle siyasetin yargısallaştığı yaygın algısının yerleşmesi böyle bir sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır. Kendisine meşruluk zemini arayan siyasal iktidar, muhalefeti ve olası siyasal rakiplerini saf dışı bırakmak için HSK gözetiminde yargıyı kullanmakta, torba yasalardan sonra torba iddianamelere dayalı siyasal davalar için inşa edilen devasa duruşma salonlarında inandırıcılık kazanmaya çalışmaktadır. Oysa, duruşma salonları büyüdükçe yargı küçülür, adalet yok olur. Hukuku, iktidarın iradesine indirgeyen, siyasal iktidarla iç içe bir görüntü veren mevcut yargı sistemi kimseye meşruluk sağlamaz, tersine yargıya güven yüzde 20 civarına düşer.

Geçmiş yalnızca kronolojik bir zaman çizelgesi değildir. Geleceğe yol ve yön gösteren bir bilinçtir. Toplumun ışığa yönelmesi, halkın, bu arada yargıç ve savcıların nefes alması için hukuk düzeni, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun anayasal blokajından bir an önce kurtarılmalıdır.


https://www.cumhuriyet.com.tr

Av. Dr. Başar YALTI | Tüm Yazıları
Hits: 5791