Bugün 168 kişi, yarın kim?

~ 21.02.2026, Av. Selin Nakıpoğlu ~

168 kişi, “Laikliği savunmak suç değildir. Laikliği birlikte savunuyoruz, şeriatçı dayatmaları reddediyoruz! Karanlığa teslim olmayacağız!” cümleleriyle ile biten Laikliği Savunuyoruz bildirisinin altına imza koydu ve imza kampanyası başlattı.

Metnin özü basitti: eğitimin bilimsel ve laik niteliğinin korunması, çocukların inanç dayatmasından uzak tutulması ve anayasal düzenin temel ilkelerinden biri olan laikliğe sahip çıkılması. Ancak metnin kendisinden çok, ardından gelen siyasal saldırılar ve hedef göstermeler konuşuldu.

Siyasal iktidar cephesinden yükselen sert dil, tartışmayı fikir alanından çıkarıp hedef göstermeye dönüştürdü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzacıları “azgın güruh” olarak nitelemesi, siyasal polemiğin ötesinde bir işaret fişeği etkisi yarattı. Bu ifade, yalnızca bir eleştiri değil, toplumsal kutuplaşmanın en hassas damarına dokunan bir damgalama olarak kayda geçti. Çünkü biliriz ki, Türkiye’de bir grubun “güruh” olarak etiketlenmesi, çoğu zaman onları kamuoyu önünde meşruiyetsizleştirmenin ve hedef haline getirmenin başlangıcı olmuştur.

Bununla eşzamanlı olarak, bildirinin kasten Ramazan ayına denk getirildiği iddiası ortaya atıldı. Bu söylem, bildirinin içeriğini tartışmak yerine niyet okumaya dayalı bir suçlama üreterek, laiklik talebini dini hassasiyetlere karşı yapılmış bir provokasyon gibi sunma çabasını gösteriyor.

Bilindiği gibi, tartışmanın merkezinde eğitim politikaları var. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin döneminde okullarda zorunlu Ramazan etkinlikleri, öğrencilere ibadet ödevleri, oruç çizelgeleri, küçük çocuklara yönelik “oruç denemesi” gibi uygulamalar kamuoyunda yoğun tartışma yaratmıştır. Bildiri; tam da bu noktada, devletin görevinin çocukları belli bir inanç pratiğine yönlendirmek değil, onları özgür bireyler olarak yetiştirmek olduğunu savunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana laiklik yalnızca bir hukuk maddesi değil, aynı zamanda toplumsal barışın sigortası olarak görüldü. Laiklik, dindarın ibadet özgürlüğünü de, inanmayanın yaşam hakkını da aynı anayasal zemin üzerinde güvenceye alan bir ilke olarak tanımlandı. Bu nedenle laikliği savunmak, teorik olarak herhangi bir ideolojik tercihin değil, anayasal düzenin savunusu anlamına geliyor.

Tam da bu yüzden 168 imzacının karşılaştığı saldırılar, tek tek kişilere yönelmiş polemikler olmaktan çıkıp daha geniş bir soruya dönüşüyor: Türkiye’de anayasal bir ilkeyi savunmak ne zamandan beri siyasal cesaret isteyen bir risk alanına dönüştü?

LAİKLİĞİ SAVUNMAK SUÇ MU?

Son yıllarda kamuoyunda sıklaşan bir eğilim dikkat çekiyor. Devlet politikalarını eleştiren bildiriler artık yalnızca tartışılmıyor, imzacılarıyla birlikte kriminalize ediliyor. Sosyal medya linçleri, hedef gösteren manşetler, hakaretler, soruşturma tehditleri ve siyasal damgalama dili, ifade özgürlüğünün sınırlarının fiilen daraldığı algısını güçlendiriyor.

Oysa demokratik toplumlarda bildiriler, imza kampanyaları ve kamuoyu çağrıları siyasal katılımın en temel araçlarıdır. Aydınların, sanatçıların ve akademisyenlerin toplumsal meselelerde söz alması bir tehdit değil, kamusal aklın işlemesinin göstergesi sayılır.

“Laikliği Savunuyoruz” bildirisi etrafında kopan fırtına, aslında metnin içeriğinden çok Türkiye’deki siyasal iklimi anlatıyor. Çünkü mesele yalnızca laiklik tartışması değil; farklı düşünenlerin kamusal alanda konuşabilme cesaretinin ne kadar korunabildiği meselesidir.

Bugün hedef gösterilen 168 kişi, yarın başka bir konuda konuşacak başka bir grubun başına gelebileceklerin de habercisi olabilir. Demokrasi, yalnızca çoğunluğun sesini değil, azınlığın itiraz hakkını da koruyabildiği ölçüde demokrasidir.

Ve belki de asıl soru hâlâ orada duruyor:

Bir ülkede insanlar anayasal bir ilkeyi savundukları için kendilerini savunmak zorunda kalıyorsa, tartışılması gereken bildiri mi, yoksa o ülkenin siyasal atmosferi mi?


https://www.birgun.net

Av. Selin Nakıpoğlu | Tüm Yazıları
Hits: 3497