Münih Güvenlik Konferansının ardından

~ 23.02.2026, Osman Aydoğan ~

62. Münih Güvenlik Konferansı (MGK), 13 Şubat 2026 Cuma günü Almanya’nın Münih kentinde başlayıp, 15 Şubat 2026 Pazar günü akşamı sona eriyor.

(MGK devam ederken, 14 Şubat 2026 günü MGK ve 62. MGK hakkında genel bir değerlendirme yapıyorum. MGK konusunda bu ikinci yazım.)

62. MGK’na; yaklaşık 50 devlet ve hükümet başkanı, 100’e yakın dışişleri ve savunma bakanı, NATO, AB ve G7 ülkelerinin tamamına yakını en az bakan düzeyinde temsilcileri, BM, AB ve NATO gibi uluslararası kuruluşlardaki en üst düzey yöneticiler, akademisyenler ve savunma sanayisinden, teknoloji şirketlerinden ve düşünce kuruluşlarından yüzlerce davetli katılıyor. Bu davetlilerin bir kısmı konferansta, çok önemli mesajların verildiği konuşmalar yapıyor. Ancak bugün, bu yazımda sadece öne çıkan konuşmacıları, söylediklerini ve verdikleri mesajları ve bu mesajların bir değerlendirmesini sunuyorum.

KONFERANSTA ÖNE ÇIKAN LİDERLER ve ÖNEMLİ KONUŞMALAR

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz

Konferansın en etkili ve en iyi konuşmasını Almanya Başbakanı Friedrich Merz yapıyor.

Merz, Cuma akşamı yaptığı ve büyük ilgi gören açılış konuşmasında; "Haklar ve kurallar üzerine kurulu uluslararası düzen yıkılmanın eşiğinde. Bu düzen, en iyi dönemlerinde ne kadar kusurlu olsa da artık bu haliyle bile mevcut değil" diyerek ‘’kurallara dayalı uluslararası düzenin bittiği’’ni ve yeni bir ‘’büyük güç rekabeti çağının başladığı’’nı vurguluyor.

‘’Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından tek kutuplu bir dünya oluşmuşsa da bunun artık geride kaldığı’’nı söyleyen Merz, ‘’ABD'nin liderlik iddiasının sorgulandığını, hatta belki de bunun kaybedildiği’’ni belirtiyor.

Konuşmasında ABD ile ilişkilere de değinen Merz, "Avrupa ile ABD arasında derin bir uçurum meydana geldi" şeklinde görüşlerini dile getiriyor. Merz, NATO’nun hem Avrupa hem de ABD için stratejik önem taşıdığına değiniyor. Konuşmasında, ABD ile transatlantik güvenin yeniden inşa edilmesi çağrısı yapan Merz, Avrupa’nın kendi üzerine düşeni yapacağını söylüyor. Ayrıca Merz, Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırması, Almanya’da güçlü bir ordu kurulması gerektiğini, transatlantik ortaklığın önemine rağmen Avrupa’nın daha özerk olması gerektiğini ve Rusya-Ukrayna savaşının sona ermesi için Batı’nın daha kararlı adımlar atması gerektiğini belirtiyor.

Merz, konuşmasında, Başkan Trump’ın ‘’Amerika Birleşik Devletleri’nin dostları ve müttefikleri olmadan da her şeyi başarabileceği’’ yönündeki yaklaşımını kesin bir dille reddediyor. Merz’in Avrupa için çizdiği yol haritası iki güçlü payandaya dayanıyor: Bunlardan ilki, Avrupa savunmasının belirgin bir şekilde güçlendirilmesi ve NATO içinde artık nükleer savunmayı da kapsayacak bağımsız bir Avrupa kanadının oluşturulması. İkincisi ise, ekonomide yeni küresel ortaklıklara dayalı köklü reformların hayata geçirilmesiyle düzenlemelerin ve bürokrasinin azaltılması.”

Merz bu noktada AB’nin ve genel olarak Avrupa demokrasilerinin aşırı bürokratik yapısından şikâyet ediyor. (Çin altı ayda ABD ya da Avrupa’nın toplam kurulu gücüne karşılık gelen güneş enerjisi tesisleri inşa ediyor. AB’nde, düzenleyici bürokrasinin incelemeleri ve karşı incelemeleri arasında yıllar geçeceği böyle bir proje böyle bir zamanda imkânsız olurdu.)

Konuşmasında AB’nin yeni ortaklıklara yönelmesi gerektiğini vurgulayan Merz, "Türkiye, Kanada, Japonya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Körfez ülkeleri bu konuda kilit rol oynayacak" ifadelerini kullanıyor.

Büyük ilgi gören konuşmasında, özet olarak, ‘’Avrupa’nın kendi değerlerini koruması, özgürlüğünü aktif bir şekilde savunması ve güçlü yanlarını geliştirmesi gerektiği’’ni söyleyen Merz, “zihnimizdeki şalteri tersine çeviriyoruz” vurgusunu yaparak ve ABD’ye “aşırı bağımlılıktan” kurtulacak “egemen bir Avrupa” tablosu çiziyor.

Merz, konuşmasında yeni bir dünya düzeninin şekillendiğini kabul ediyor ancak ‘‘bir tek Avrupa’nın ABD’ye değil, ABD’nin de Avrupa’ya ihtiyacı var’’ diyerek Avrupa’nın bu yeni dünya düzenindeki konumunu belirliyor.

Avrupa’nın yeni dönemde yalnızca kendi içine kapanarak yol alamayacağını belirten Merz, ülke liderlerine çağrıda bulunarak; "Transatlantik güveni birlikte tamir edelim ve canlandıralım" ifadelerini kullanıyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio

ABD adına büyük konuşmacı olan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Merz kadar etkileyici bir konuşma yapıyor. Rubio, geçen seneki 61. MGK’nda Avrupa’yı ağır bir dille eleştiren ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in konuşmasının aksine daha dengeleyici ve Avrupa’ya karşı daha alttan alan bir konuşma yapıyor. ABD bakış açısını göstermesi açısından Rubio’nun ve ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby'nin konferanstaki bu konuşmaları ayrı bir yazı konusu olması gerekmesine rağmen, konunun bölünmemesi açısından, yazımın uzama riskini göze alarak bu iki konuşmayı da burada sunmak istiyorum.


Rubio, 14 Şubat Cumartesi günü kürsüye çıkmadan önce muhabirlere "Dünya gözlerimizin önünde çok hızlı bir şekilde değişiyor" diyerek "Jeopolitik çağındayız ve bu yüzden hepimiz, rollerimizi gözden geçirmeye ihtiyaç duyuyoruz" ifadesini kullanıyor.

Rubio, konuşmasında; ABD dış politikasını, siyasi veya askerî bir ittifak çerçevesinden çıkarıp “Batı Medeniyeti”ni (Western Civilization) koruma ve yeniden canlandırma perspektifiyle açıklamaya çalışıyor.

Rubio, konuşmasında; 1945 sonrası dönemin; BM, insan hakları ve uluslararası kurumların oluşturduğu düzenin ABD’nin gelişmesini engellediğini söyleyerek Soğuk Savaş sonrası dönemde ise ortaya atılan “Tarihin Sonu” (The End of History) teorisini sert bir dille eleştiriyor. Ona göre, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Batı dünyasında oluşan zafer sarhoşluğu, “tehlikeli bir illüzyon” yaratmıştır. Bu illüzyona göre, tüm devletlerin liberal demokrasiye geçeceği, ticaretin ulus devlet bilincinin yerini alacağı ve kurallara dayalı uluslararası düzenin milli menfaatlerin önüne geçeceği varsayılmıştır. Rubio, bu düşünceyi “insan doğasına ve 5000 yıllık insanlık tarihine aykırı, kibirli bir yaklaşım” olarak nitelendirerek bunun Batı dünyasına büyük zarar verdiğini vurguluyor.

Rubio, konuşmasında, uluslararası kurumların veya işbirliği örgütlerinin terk edilmesine gerek olmadığını fakat bu kurumların reforma ihtiyaç duyduğunu ifade ediyor. (ABD Başkanı Donald Trump'ın BM'den NATO'ya kadar pek çok uluslararası kurumu eleştirdiği bir dönemde.)

Rubio, konuşmasında, Avrupa ile ABD arasındaki ilişkiyi sadece ekonomik veya askerî çıkarlar üzerine değil, “ruhsal” ve “medeniyet” üzerine kuruyor. Kendi sözleriyle Mozart, Beethoven, Dante, Shakespeare ve Michelangelo gibi Batı medeniyetinin dünya çapındaki sembollerini anarak; ABD ile Avrupa’nın bir bütün olarak “Batı Medeniyeti”nin parçası olduğunu ve ABD’nin “Avrupa’nın evladı” olduğunu duygusal bir dille ifade ediyor. Rubio, konuşmasında; Hıristiyan inancı, ortak soy, Avrupa’dan taşınan ata mirası ve “üstün medeniyet” vurguları ile Batı’yı beyaz ve Hıristiyan kimlik üzerinden şöyle tanımlıyor: “Biz birbirimize, yüzyıllardır paylaşılan tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, soy ve atalarımızın varisi olduğumuz ortak medeniyet için birlikte yaptıkları fedakarlıklarla dövülmüş, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla bağlıyız.” Rubio, bu sözleri ile hem Trump yönetiminin Avrupa’ya yönelik sert politikasını yumuşatmak isterken aynı zamanda Avrupalıları kendi tarihlerine, kimliklerine ve ortak değerlerine sahip çıkmaya çağırıyor.

Rubio, ayrıca, Avrupa’nın kendi sanayisini dışarıya kaydırmasını ve tedarik zincirinde başkalarına bağımlı hale gelmesini “kendi iradesiyle yapılmış bir hata” olarak kınıyor. Ona göre, ucuz mal ve küreselleşmenin faydaları uğruna stratejik bağımsızlıktan vazgeçmek, Batı’yı rakipleri karşısında zayıf bir konuma düşürmüştür. Bu nedenle o, “Yeni Batı Yüzyılı”nı inşa etmek için sanayinin yeniden canlandırılması, tedarik zinciri güvenliğinin korunması ve ekonomik egemenliğin geri kazanılmasının zorunluluğunu ortaya koyuyor. Rubio’nun bu görüşlerinin, Trump yönetiminin küreselleşmeye karşı çıkma ve ekonomik milliyetçiliği teşvik etme stratejisiyle tam bir uyum içerisinde olduğu görülüyor.

Rubio, konuşmasında göçmenler konusuna da değiniyor. Rubio, konuşmasında, kitlesel göç dalgalarını sadece bir insani mesele değil, bir “Medeniyetin Silinmesi Tehlikesi” olarak tasvir ediyor. Rubio’ya göre; sınır güvenliğini korumak, bir devletin egemenliğinin en temel esasıdır ve bu, “göçmenlere düşmanlık” veya “ırkçılık” olarak görülmemelidir. Bu görüşüyle Rubio, Avrupa’daki sağ kanat ve milliyetçi güçlerin görüşlerine de destek vermiş oluyor. 

Rubio’nun bu bölümdeki sözleri, ABD dış politikasının “ahlaki” ve “yapısal” çerçeveden çıkıp “medeniyet” ve “milli varlık” çerçevesine geçtiğini gösteriyor. Avrupalıların kendi değerlerinden ve tarihlerinden utanmamaları gerektiğini, aksine bu mirası korumak için ABD ile birlik olmaları gerektiğini vurgulayarak Trump’ın “Önce Amerika” politikasını bir “Batı’yı Kurtarma” hareketi olarak tanıtmaya çalışıyor.

Rubio, konuşmasında; Çin’in kritik madenleri çıkarma ve işleme alanındaki hakimiyetinin Batı dünyasının ulusal güvenliğine, ekonomik gücüne ve gelecekteki teknolojik gelişimine doğrudan bir tehdit olduğunu vurguluyor. Ona göre Çin, bu madenleri bir “silah” olarak kullanmakta ve diğer devletleri boyunduruk altına almaya çalışmaktadır. Bu nedenle ABD, “korumacı ticaret” ve “dosttan tedarik” modelini hayata geçirerek müttefik devletler arasında özel ticaret bölgeleri, yatırım teşvikleri ve fiyat istikrarı mekanizmalarını güçlendirmeyi planlıyor.  

Rubio’nun bu sözlerinden de anlaşılıyor ki ABD dış politikasında ekonomik güvenlik ile ulusal güvenlik artık birlikte değerlendiriliyor. ABD’nin; serbest ticaret prensiplerinden vazgeçip “stratejik ittifak” içindeki korumacı ticarete yönelme politikası, Avrupa ve diğer müttefiklerin de kendi ticaret ve sanayi politikalarını ABD ile uyumlu hale getirmelerini zorunlu kıldığın değerlendiriliyor. Aksi takdirde, bu politika, müttefiklere, yeni şekillenen küresel tedarik zincirinden dışlanma riskiyle karşı karşıya kalacaklarını hissettiriyor.

Rubio, konuşmasında, Rusya – Ukrayna konusunda ABD’nin her iki tarafı da masaya getirme gücüne sahip olduğunu vurgularken, Rusya’nın gerçekten savaşı durdurma niyetinin olup olmadığının henüz net olmadığını ifade ediyor. Rubio, “Biz Rusların savaşı sona erdirme konusunda samimi olup olmadıklarını bilmiyoruz ama bunu denemeye devam edeceğiz” diyor. Bununla birlikte Rubio, ABD’nin Ukrayna’ya silah yardımı yapma planının devam edeceğini ve Rusya’ya yönelik yaptırımların güçlendirileceğini söylüyor. Rubio’nun bu sözleri; Trump yönetiminin “barış için baskı uygulama” taktiğini kullandığını, yani bir yandan Ukrayna’yı uzlaşmaya zorlarken diğer yandan Rusya’yı ekonomik ve askerî baskı altında tutup müzakere boşluğu yaratmaya çalıştığını gösteriyor.  

Rubio, konuşmasında, ABD’nin Avrupa’dan ayrılma niyetinin olmadığını, aksine “Avrupa’nın güçlü olmasını arzuladığını” vurguluyor. Ancak Rubio, “Biz zayıf müttefikler istemiyoruz çünkü bu bizi de zayıflatır” diyerek Trump yönetiminin Avrupa’ya yönelik taleplerinin hala sert olduğunu gösteriyor. Rubio, konuşmasında, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılık durumundan kurtulup kendi kaderine kendi sahip olması gerektiğini; “küresel refah sistemi”ni korumak yerine kendi halkını korumak için yatırım yapması gerektiğini söylüyor. Rubio’nun sözleri, Avrupa’yı “oyuncu” rolünü oynamaya, Avrupa’nın artık ABD’nin “koruması” değil “eşit ortağı” olarak görülmeye mecbur kalacağını gösteriyor.

Ve konuşmasının sonuna doğru Rubio’nun dudaklarından şu cümle dökülüyor: "Batı'nın gerileme sürecini yöneten kibar görevliler olmayacağız."

Rubio, konuşmasını, "Biz her zaman Avrupa'nın çocuğu olarak kalacağız" sözleriyle bitiriyor.

Özet olarak; Rubio’nun konuşması, ABD dış politikasının Avrupa’ya karşı “yumuşak diplomasi” ile “sert gerçekçilik”in bir karışımı olduğunu ortaya koyuyor. Rubio bir yandan tarihi ve medeniyet bağlarını vurgulayıp Avrupa’yı yatıştırmaya ve “Batı Medeniyeti” bayrağı altında toplamaya çalışırken; diğer yandan “Önce Amerika” prensibinden hiç taviz vermiyor. Rubio’nun “Biz hepimiz bir medeniyetin, yani Batı medeniyetinin bir parçasıyız” diyen sözleri, ABD’nin artık değer yargılarını değil medeniyet kimliğini ittifakın temeli yapacağını gösteriyor. Rubio, bu sözleri ile “ortak medeniyet” adına transatlantik ittifakını demokratik değerler üzerinden değil, kültürel homojenlik, beyaz, Hıristiyan miras üzerinden yeniden kurmayı öneriyor.

Rubio, özetle ABD’nin artık Avrupa’nın “koruyucusu” olmayı değil, “eşit ve güçlü ortağı” olmayı istediğini söylüyor. Bu istek ise; Avrupa’nın kendi savunması, ekonomisi ve sınır güvenliği için daha fazla bedel ödemesini, uluslararası meselelerde ABD ile daha fazla uyumlu olmasını, özellikle Çin’e karşı durmada ve ekonomik güvenliği korumada ABD’nin safında yer almasını talep ediyor.

Rubio’nun bu konuşması, ABD dış politikasının; çok taraflı liberal düzenden uzaklaştığı, milli menfaat ve medeniyet (Beyaz ve Hristiyan) kimliğini temel alan, daha realist ve pazarlıkçı bir yeni aşamaya geçtiğini gösteriyor. Bu değişim, Avrupa ve dünya için çok şey ifade ediyor.

Uzun uzun anlattığım Rubio’nun konuşmasının içeriği, aslında ABD Başkanı Donald Trump’ın emperyalist yaklaşımına tam bir destek olmasına rağmen ilginç bir şekilde salonda ayakta alkışlanıyor ve Rubio’nun bu konuşması başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinin medya organlarının çoğunda da olumlu yankılar buluyor. 

ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby

Colby, konuşmasını dört başlık altında topluyor.


Colby’nin konuşmasının birinci başlığını NATO ve Transatlantik İlişkileri oluşturuyor. Colby, konuşmasında, NATO’nun ortak savunmaya (Madde 5) bağlılıklarının sürdüğünü net şekilde vurguluyor. Ancak bu bağlılık, klasik normatif ittifak söylemi yerine daha pragmatik ve çıkar temelli bir yaklaşımla sunuluyor. Avrupa’nın kendi savunmasını daha fazla üstlenmesi, ABD’nin yükü hafifleterek Hint-Pasifik’e odaklanması gerektiğine işaret ediyor.

Colby’nin konuşmasının ikinci başlığını ABD’nin stratejik öncelikleri oluşturuyor. Colby konuşmasında, Washington’un ulusal güvenlik stratejisini “Amerika First” ve güç dengesi perspektifiyle yeniden şekillendirdiğini ve bu çerçevede ABD’nin Avrupa’dan ziyade Batı Pasifik ve Çin’e stratejik odaklandığını açıkça ortaya koyuyor.

Colby’nin konuşmasının üçüncü başlığını Avrupa’nın rolü ve savunma harcamaları oluşturuyor. Colby, konuşmasında, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmasını ve yerel savunma sanayilerini güçlendirmesini teşvik ediyor. Colby, konuşmasında, ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerin askerî üretimlerini teşvik eder şekilde pragmatik bir tutum benimsediğini de belirtiyor. Bu durum; “rekabetçi bağımsızlık” yerine “tam bağımsızlık” değil, ‘’ortak sorumluluk paylaşımlı savunma’’ anlayışına bir geçiş olarak anlaşılıyor. 

Colby’nin konuşmasının dördüncü başlığını ise küresel güvenlik oluşturuyor. Colby, konuşmasında; Çin’i bir stratejik rakip olarak nitelendirirken, bu rekabetin yıkıcı değil dengeli bir güç dengesine dayalı olması gerektiğini söylüyor. Bu söylem de geleneksel Soğuk Savaş yaklaşımından ziyade, rekabetin yönetilmesine vurgu yapıyor.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi

Rubio'nun ardından konuşan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ise ABD ile ilişkilerinin gidebileceği iki yol olduğunu söylüyor:


"Bunlardan birinde ABD Çin'i objektif bir şekilde anlar, böylece aynı hedefler için çalışır ve ortak çıkarlarımızı artırırız. Bu işbirliğini büyütür ve hem ülkelerimiz hem de dünya için en iyi sonucu verir. Diğerinde ise Çin'den uzaklaşmak, tedarik zincirinden Çin'i çıkarmaya çalışmak ve Çin'in yaptığı her şeye itiraz etmek var. Biz Çin olarak ilkini tercih ediyoruz ve sizin de aynı görüşü paylaştığınıza inanıyoruz. Ama her türlü riske hazırız."

Wang Yi, ABD'nin Tayvan konusunda Çin'in kırmızı çizgilerini test etmesinin iki ülkeyi çatışmaya itebileceği uyarısında da bulunuyor.

Japonya ile ilişkilerine de değinen Wang Yi, "Japon halkı militarizmi canlandırmak isteyen aşırı sağcılar tarafından manipüle edilmelerine izin vermeyi bırakmalı" diyor ve şunları söylüyor: "Barış isteyen tüm ülkeler Japonya'ya şu mesajı net bir şekilde vermeli: Bu yola geri girerseniz yalnızca kendinizi yok etmeye yaklaşırsınız." Bir başka ifadeyle Wang Yi, Japonya'nın militarize olma yoluna girerse "yok olacağını" söylüyor.

Japonya'da Başbakan Sanae Takaiçi'nin Ekim'de göreve başlamasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkiler gergin olduğu biliniyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky

Ukrayna’yı temsilen konuşan Başkan Zelensky, konuşmasına hava savunma sistemlerinin savaştaki önemine dikkat çekerek başlıyor.


Savaşın herkesin tahmininden daha uzun sürdüğünü söyleyen Zelenskiy, "Bize verdiğiniz silah desteği için minnettarız fakat bunları almak için ne kadar çok uğraşmamız gerektiğini de unutmayın" ifadelerini kullanıyor.

Konuşmasında; Avrupa'da Rusya'nın saldırganlığına karşı en büyük caydırıcı faktörün, kıtanın birliği olacağını belirten Zelenskiy, Rusya'nın Çin ve Kuzey Kore gibi ülkeleri kullanarak yaptırımları aştığını da vurguluyor.

Zelensky, konuşmasında; özellikle AB üyelik perspektifi üzerinde duruyor. Zelensky, konuşmasında; Ukrayna’nın 2027’de AB’ye katılmak için hazır olması gerektiğini söyleyerek liderlerden de bu süreç için tarih verilmesini talep ediyor. Başkan Zelensky, konuşmasında; savaşın devam ettiği kriz ortamında güvenlik garantilerinin güçlendirilmesinin önemini vurguluyor.

Zelenskiy soru cevap bölümünde ABD Başkanı Donald Trump'ın "Rusya bir anlaşma istiyor ve Zelenskiy adım atmazsa büyük bir fırsatı kaçıracak" sözleri hatırlatılarak "Üzerinizde baskı var mı?" diye sorulan Zelenskiy'nin "Birazcık" yanıtı, salonu güldürüyor.

Zelenskiy, ayrıca ülkede genel seçimler için bir hazırlık yapılacağını da ekliyor ve "İki aylık bir ateşkes sağlayabilirsek ülkede genel seçim yapabiliriz" diye konuşömasını bitiriyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

MGK’nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un konuşması, Avrupa’nın stratejik yönelimi, Ukrayna savaşı, transatlantik ilişkiler ve Avrupa’nın savunma kapasitesi ekseninde şekilleniyor. Macron’un son yıllardaki çizgisiyle uyumlu biçimde, konuşma üç ana konuda yoğunlaşıyor:


Macron’un konuşmasında vurguladığı birinci konu, Avrupa’nın “Stratejik Özerkliği” oluyor. Macron, konuşmasında; Avrupa’nın güvenliğinin tamamen ABD’ye bağımlı olmaması gerektiğini vurguluyor. Bu konuda Macron; Avrupa’nın kendi savunma sanayisini güçlendirmesi, ortak Avrupa savunma projelerinin hızlandırılması ve NATO içinde kalmakla birlikte Avrupa ayağının güçlendirilmesi konusunu gündeme getiriyor. Bu konuda Macron’un temel mesajı: ‘’Avrupa ya jeopolitik bir aktör olacak ya da başkalarının kararlarının nesnesi haline gelecek’’ oluyor. Bu yaklaşım, onun daha önce dile getirdiği “Avrupa’nın stratejik egemenliği” vizyonunun devamı olarak gözüküyor.

Macron’un konuşmasında vurguladığı ikinci konu, ‘’Ukrayna ve Rusya politikası’’ oluyor. Macron konuşmasında; Ukrayna’ya uzun vadeli askerî ve mali destek verilmesi gerektiğini, Rusya’nın kazanmasının Avrupa güvenliği için tarihsel bir kırılma yaratacağını, Avrupa’nın “yorgunluk” göstermemesi gerektiğini ve savaş sonrası güvenlik mimarisi konusunda Avrupa’nın söz sahibi olması gerektiğini vurguluyor. Macron, konuşmasının bu bölümünün sonunda; Ukrayna'da bir barış sağlansa bile Avrupa'nın, silah sanayisi çok güçlenmiş ve agresif bir Rusya ile yan yana olmaya devam edeceği uyarısında bulunuyor.

Macron’un konuşmasında vurguladığı üçüncü konu, ‘’transatlantik İlişkiler ve ABD’’ konusu oluyor. Macron, konuşmasında; ABD ile ittifakı stratejik olarak vazgeçilmez görse de; Avrupa’nın güvenlikte tek dayanak noktasının Washington olmaması gerektiğini, ABD iç siyasetindeki dalgalanmaların Avrupa’yı kırılgan hale getirdiğini ve Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırmasının NATO’yu zayıflatmayacağını, aksine güçlendireceğini söylüyor.

Macron, konuşmasında özet olarak; Avrupa merkezli güvenlik anlayışını güçlendirme, Ukrayna’ya kararlı destek, ABD’ye bağımlılığı azaltma ve Avrupa’nın jeopolitik özne haline gelmesi konularında net bir stratejik vizyon ortaya koyuyor. Macron’un bu konuşması, Avrupa’nın küresel güç olma iddiasının yeniden teyidi olarak gözüküyor. 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yaptığı konuşmada Avrupa Birliği'ni içerden zayıflatmak isteyen güçler olduğunu söyleyerek Avrupa’nın savunma kapasitesini oluşturmasını ve birlik çağrısı yapıyor.


Von der Leyen yaptığı konuşmasında Avrupa Birliği’nin kendi kolektif savunma yükümlülüklerini tam olarak aktif hale getirmesi gerektiğini belirterek Avrupa’nın sadece ekonomik değil, ayrıca güvenlik bağlamında da bütünleşmiş bir aktör olmasının önemine dikkat çekiyor.

Von der Leyen, konuşmasında; dünyanın düşmanca rekabet ve güç ilişkileri çağına girdiğine dikkat çekiyor ve Avrupalı yaşam tarzının tehdit altında olduğunu belirterek "Avrupa'nın bağımsız olmaktan başka çaresi yok" ifadelerini kullanıyor: "Bağımsız Avrupa güçlü Avrupa’dır ve güçlü Avrupa daha güçlü bir transatlantik ilişkiyi mümkün kılar."

Von der Leyen, konuşmasında; Avrupa'nın daha fazla sorumluluk alması gerektiğini belirterek, bunun "son dönemde gerçekleşen şok terapisine" kadar herkes tarafından idrak edilemediğini de söylüyor ve ekliyor: "Bazı çizgiler aşıldı ve buradan geri dönüş mümkün değil."

Von der Leyen sahneyi kendisinden sonra konuşacak İngiltere Başbakanı Keir Starmer'a devrederken "Brexit'in üzerinden 10 yıl geçti ama geleceklerimiz hiç olmadığı kadar birbirine bağlanmış durumda, sevgili Keir" diyor ve şunu söylüyor. "Ortaklığımız konusunda istekli olmak ortak çıkarımıza hizmet eder."

Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, konuşmasında; ülkedeki pek çok kişinin savaşı geçmişte kalan veya uzaklarda olan bir şey olarak gördüğünü belirterek "Ama bugün ayaklarımızın altındaki zemin çöküyor" dedi ve ekliyor: "Tarihte pek çok kere liderler üzerlerine son sürat yaklaşan felaketi görmek yerine başka bir yöne bakmayı tercih etmiştir. Bu sefer aynı hataya düşmemeliyiz."


Konuşmasında; Avrupa'nın amacının savaş değil barış olduğunu söyleyen Starmer, buna rağmen geleceğe giden yolun güç ile inşa edilmesi gerektiğini ve savaşa hazır olmaya ihtiyaç duyduklarını da belirtiyor.

Von der Leyen'in Brexit göndermesine de değinen Starmer "Artık Brexit döneminin Britanyası değiliz. Çünkü tehlikeli bir dünyada içe dönmenin kontrolü geri almak değil başka güçlere devretmek anlamına geleceğini biliyoruz" diye konuşuyor.

Starmer, konuşmasında; ABD'nin vazgeçilemeyecek bir müttefik olduğunu da vurguluyor ve ABD ile ilişkilerinin her zamankinden daha da sıkı olduğunu ve hiçbir zayıflama işareti olmadığını söylüyor.

Starmer, Birleşik Krallık perspektifinden Avrupa güvenliği ve Rusya tehdidi üzerine de konuşuyor.

Starmer, konuşmasında; Rusya’nın sadece Ukrayna’yı değil, Avrupa’yı ve Batı değerlerini de hedef aldığını söyleyerek Avrupa’nın kendini savunma kapasitesini güçlendirmesi gerektiğini vurguluyor. NATO’ya ve hukukun üstünlüğüne bağlılık vurgusu yapıyor.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas

Yüksek Temsilci Kallas, konuşmasında ABD’den gelen bazı eleştirilere yanıt veriyor.


Yüksek Temsilci Kallas, konuşmasında; Avrupa’nın “kurtarılması gereken bir uygarlık” olmadığını, Avrupa’nın değerlerini savunma kapasitesine sahip olduğunu söyleyerek Transatlantik iş birliğinin önemini yinelemekle birlikte, Avrupa’nın kendi stratejik iradesini koruması gerektiğini vurguluyor.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte

Genel Sekreter Rutte, NATO ve Ukrayna krizine odaklanan konuşmalar yapıyor.


Genel Sekreter Rutte, yaptığı konuşmada; Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının hiçbir haklı gerekçesi olmadığını net şekilde ifade ederek NATO içinde Avrupa ülkelerinin savunma liderliğini üstlenmesinin önemini vurguluyor.

Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger

Başkan Ischinger, kapanıştaki konuşmasında hem eylem çağrısı yapıyor hem de konferansta dile getirilen görüş çeşitliliğine dikkat çekiyor.


Başkan Ischinger, yaptığı konuşmada; Avrupa’nın savunma kapasitesini artırmak için somut planlara ve eyleme geçmesi gerektiğini söyleyerek Konferansta uluslararası düzenin durumu hakkında farklı bakış açıları olduğunu, bir kısmının onarımı tartıştığını, bazılarının ise yeniden inşa gerektiğini ifade ediyor.

Diğer Katılımcılar ve gündemler

Konferansta ayrıca çok sayıda bakan, devlet başkanı, uluslararası kurum temsilcisi, güvenlik uzmanı ve düşünce kuruluşu lideri değişik panelde yer alıyor ve bazıları da. Konuşuyor.


Bu panellerde; Avrupa’nın savunma sanayisini güçlendirmesi ve ortak üretim kapasitesini artırması, NATO’nun geleceği ve transatlantik iş birliği, Çin’in yükselen askerî-ekonomik rolü ve küresel sistemdeki etkisi, Rusya-Ukrayna savaşı ve güvenlik garantileri, siber güvenlik, yapay zeka ve hibrit tehditler gibi yeni tehdit tipleri konuşmaların odak noktalarını oluşturuyor.

Konuşmaların özeti

Liderlerin yaptıkları bu konuşmaları birer cümleyle özetleyecek olursak;

Merz (Almanya): ‘’Uluslararası düzen bozuluyor; Avrupa’nın savunmasını güçlendirmesi gerekiyor.’’

Rubio (ABD): ‘’Transatlantik ittifak güçlendirilmeli; Batı değerleri savunulmalı.’’

Macron (Fransa): ‘’Avrupa, ABD’ye bağımlı olmadan kendi savunma kapasitesini güçlendirmeli ve AB’nin Ukrayna’ya kararlı desteğin sürmeli.’’

Zelenskyy (Ukrayna): ‘’Ukrayna’nın AB üyelik hedefi ve güvenlik garantileri.’’

Wang Yi, (Çin); ‘’Çok kutuplu bir dünya düzenine destek. Bloklaşmaya karşı. Ukrayna’da müzakere ve ateşkes çağrısı.’’

Von der Leyen (AB): ‘’Avrupa savunma kapasitesi ve kolektif sorumluluk.’’

Starmer (İngiltere): ‘’Rusya tehdidine karşı Avrupa hazırlığı.’’

Kallas (AB): ‘’Avrupa’nın değeri; ABD eleştirilerine yanıt.’’

Rutte (NATO): ‘’NATO’nun birliği ve Ukrayna desteği.’’

Ischinger (MSC Başkanı): ‘’Eylem çağrısı: Savunma planları artık somut adımlarla desteklenmeli.’’

62. MGK GENEL BİR DEĞERLENDİRMESİ, KONFERANSIN TEMEL MESAJI ve ORTAK ÇIKARIMLAR

1. Uluslararası düzenin “Yıkım Sürecinde” olduğu vurgusu

62. MGK’nın ana temasını, küresel güvenlik ortamının giderek daha kırılgan ve kurallara dayalı uluslararası düzenin eskisi gibi işlemediği tespiti oluşturuyor.  Konferansa eşlik eden ‘’Munich Security Report 2026’’ raporunda bu durum “Under Destruction”, yani mevcut sistemin yıkım altında olduğu biçiminde ifade ediliyor ve bu durum konuşmalarda sık sık tekrarlanıyor.


Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve diğer birçok lider, “eski dünya artık yok” gibi ifadelerle, post-Soğuk Savaş döneminden bu yana var olan güvenlik mimarisinin radikal biçimde zorlandığını belirtiyor.

2. Transatlantik ilişkiler ve NATO

Konferans esnasında yapılan konuşmalarda; ABD ve Avrupa arasında güvenlik ve stratejik öncelikler üzerinde belirgin bir yeniden tanımlama süreci olduğu ortaya çıkıyor: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Batı ittifakının yeniden inşasını savunurken Avrupa’ya ortaklık çağrısı yapıyor. Avrupa liderleri ise kendi savunma kapasitelerini güçlendirme ve daha “Avrupalı bir NATO” inşa etme gereğini vurguluyor.


Bu durum, tarihteki transatlantik güvenlik mimarisinin yeniden müzakere edildiğinin göstergesi sayılıyor. Konferansta; ittifakın sadece askerî değil, stratejik ve siyasi açılardan da yeniden şekillendirilmesine dair açık mesajlar veriliyor.

3. Avrupa’nın savunma kapasitesi ve otonomi

Konferansta; Avrupalı liderler, ABD’ye aşırı bağımlılıktan uzaklaşma yönünde ortak bir irade gösteriyor. Konferansta, Avrupa’nın kendi savunma yeteneklerini artırması ve ortak üretim kapasitesinin güçlendirilmesi neredeyse ana gündem maddesi haline geliyor. NATO içindeki Avrupa ağırlıklı inisiyatiflere verilen önemin arttığı görülüyor.


Bu bağlamda, konferansın öne çıkan ifadelerinden biri de “Avrupa kendi güvenliğini kendi belirlemeli” mesajı oluyor.

4. Rusya-Ukrayna Savaşı ve güvenlik tehditleri

Konferans süresince ve kapanışta öne çıkan konulardan birisi de Rusya-Ukrayna savaşı oluyor.

Konferansta konuşan liderler; Ukrayna’ya destek mesajlarını yineliyor, Rusya’ya yönelik yaptırımların artırılması ve baskının sürdürülmesi gerektiğini vurguluyor ve Avrupa’nın barış müzakerelerinde daha aktif bir rol alması fikirleri tartışıyor.


Bu durum ise Avrupa’nın güvenlik dış politikasının NATO’ya ve ABD’ye olan bağlarına rağmen kendi bölgesel inisiyatiflerini genişletme eğiliminde olduğunun bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.

5. Diğer önemli konular

Bu konuların dışında bir dizi kritik güvenlik gündemi de konferansta ele alınıyor.


Konferansta; küresel güvenliğe iklim değişikliğinin etkisi tartışılıyor. İklim riskleri, “stratejik tehdit” olarak tanımlanıyor. Teknoloji, yapay zekâ ve hibrit tehditler gündeme geliyor. Konferansta; bilgi alanı, siber güvenlik ve AI konuları tartışmalarda yer alıyor. Konferansta, küresel güneyin sesleri duyuluyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika’dan liderlerin katılımı bu çok kutuplu dünya gerçeğini somutlaştırıyor.

Sonuç

Özet olarak 62. MGK’nda;

Yeni dünya düzeni yeniden tanımlanıyor: Sovyet sonrası kurallara dayalı sistem aşınırken, yeni jeopolitik dengelerin şekillenmesi gerektiği fikri öne çıkıyor.

Avrupa stratejik otonomi arıyor: NATO içinde daha etkin ve bağımsız bir rol, artık sadece konuşuluyor değil, pratik bir hedef olarak dile getiriliyor.

Transatlantik ilişki yeniden müzakere ediliyor: ABD-Avrupa ilişkilerinde hem ortaklık hem de ayrışma mesajları birlikte görülüyor. Bu durum da ittifakın geleceğinin belirsizliğini yansıtıyor.

Güvenlik kavramı genişliyor: Sadece askerî tehditler değil, iklim, teknoloji ve hibrit savaş biçimleri de güvenlik gündeminin parçası oluyor.

Sonuç olarak; 62. MGK, küresel güvenlik mimarisinin eskisinden farklı bir şekilde yeniden tanımlanması gerektiği fikrini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Konferansta Avrupa, NATO ve transatlantik alanında “süreklilik” kadar “değişim” mesajları da veriliyor.

Bu değişimlerin, önümüzdeki dönem güvenlik politikalarına güçlü bir biçimde yansıyacağı bekleniyor.

62. MGK’nda Türkiye gerek konferans davetiye listesinde gerek konferansta gerek konferansın alt komisyonlarında ve gerekse de konuşmalarda görünür bir profil sergilemiyor. Konferansın hemen hemen hiçbir anında Türkiye gözükmüyor. Bu husus da Türk hariciyesinin üzerinde derin derin düşünmesi gereken bir konu ve çok çok iyi okuması gereken bir mesaj oluyor.

Gerisi hem bu konferansı hem de bu mesajı okuyabilecek siyasi ve askerî akla kalıyor!

20 Şubat 2026

Osman Aydoğan | Tüm Yazıları
Hits: 3340