TÜRKİYE`NİN ETNİK SORUNLARI

~ 23.02.2026, Av. Yakup Battal ~

Yaş aldıkça anladığım bir gerçek var:

Bana öğretilen tarih ile okuduğum tarih kitaplarının önemli bir kısmının ideolojik süzgeçten geçtiğini ve bazı konularda gerçeği tam yansıtmadığını daha fazla hissediyorum.

Şüphesiz tarih; zaferler, travmalar ve toplumsal anlatılar üzerinden birlik ve beraberliği sağlamak için kullanılır. Bu yönüyle tarih dediğimiz disiplin belirli ölçüde siyasidir.

2. Meşrutiyet ve ardından gelen Cumhuriyet, aslında Osmanlı’nın yaklaşık 200 yıllık çözülme ve dönüşüm sürecinin yükünü devraldı. Buna rağmen, bugün yaşadığımız tüm sorunlara karşın yakın tarihimiz yine de önemli bir başarı hikâyesidir.

Biz genelde Yunan, Sırp, Bulgar ve Romen ayrılıkçı hareketlerini okuruz; ama daha önceki iç çözülmeleri, örneğin ayan isyanlarını ve Osman Pazvantoğlu gibi figürleri yeterince bilmeyiz.

Kendimizi sürekli aklayarak ve tüm suçu başkalarına yükleyerek sağlıklı bir tarih bilinci oluşturamayız.

Şimdi düşünelim:

1800’lerin başında yaşıyorsunuz. Osmanlı egemenliği altında yaşamak ister miydiniz?

Zayıflamış bir merkezi otorite, keyfi yerel yönetimler, ağır vergiler ve geri kalmış bir ekonomi.

Öyle ki, bir ayan olan Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’a gelip müdahale etmese, III. Selim sonrası süreçte II. Mahmud’un da akıbeti farklı olabilirdi.

Aslında Tanzimat Fermanı ile Osmanlı kendini yeniden kurmaya çalıştı.

Kuzey komşumuz Rusya’nın öncülü olan Sovyetler Birliği 1991’de çöktü.

Doğu komşumuz İran, 20. yüzyıl başında meşrutiyet deneyimi yaşadı, 1979’da İran Devrimi ile rejim değiştirdi.

Örnek aldığımız Fransa ise Fransız Devrimi sonrası birçok kez rejim değiştirerek bugüne geldi.

Biz ise özellikle 1990’lardan itibaren bir sarsıntı sürecinden geçiyoruz. Bu sarsıntıyı en az hasarla atlatmak kritik. “Karşı devrim” gibi söylemler dile getiriliyor; ancak tarih gösteriyor ki böyle süreçler uzun ömürlü olmaz, karşı tepkiyi doğurur.

Reaktif değil, proaktif olmalıyız.

Toplum olarak olayları siyah-beyaz görmeye meyilliyiz. Tarafgir ve çatışmacı bir kültürümüz var. İş birliği ve sinerji kültürümüz zayıf.

Oysa gerçeklik sandığımız kadar basit değil. Bilim ilerledikçe hem mikro hem makro ölçekte ne kadar az bildiğimizi görüyoruz. Bu nedenle şüphe (aşırıya kaçmadan) ve sorgulama bir ihtiyaçtır.

Proaktiflik ve sinerji; bugün ihtiyacımız olan zihinsel sıçrama için anahtar kavramlar. Toplumsal barış ve refah, ancak bu kavramları hayata geçirebildiğimiz ölçüde mümkün olacaktır.

Asık konumuz olan etnik meseleye gelirsek:

Öncelikle dilimizi temizleyelim. Sevmediğimiz insanlara “Ermeni” gibi ifadeleri hakaret olarak kullanmayalım. Bu hem tarihimize hem de bugün birlikte yaşadığımız insanlara haksızlıktır.

Osmanlı’nın son döneminde yaşanan trajedilerde, yalnızca devlet politikaları değil; Taşnak ve Hınçak gibi örgütlerin de rolü vardı. Ancak bu, kolektif suçlama yapılmasını haklı kılmaz.

Aynı yaklaşım Rumlar için de geçerlidir.

Yahudiler konusunda da dikkatli ve bilgili olmak gerekir. Sefarad Yahudileri 1492’de Osmanlı’ya geldi.

Arthur Koestler’in “On Üçüncü Kabile” adlı kitabında Hazarlar ile ilgili bir tez ortaya atılır; ancak bu tez tarihçiler arasında genel kabul görmez.

Kürt kökenli vatandaşlarımız açısından da meseleye tek taraflı bakmak doğru değildir. PKK gibi yapıların yarattığı tahribat da açık bir gerçektir. Ancak yine burada da genelleme yapılmamalıdır.

Geçen yıl Yaşar Gören’in “Türk Sorunu” kitabını okudum. Beklentim farklıydı. Türk kimliğinin sorun olarak ele alınması dikkat çekiciydi. Bu da tartışılması gereken ayrı bir konu.

Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi kapsamında hem İslamcılığı hem de milliyetçiliği araçsallaştırdığı da göz ardı edilmemelidir.

Kimlik meselesi:

“Türk” kavramı yalnızca etnik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal bir kimliktir.

Ben kendimi etnik olarak Türkmen görsem de; bu ülkede yaşayan Kürt, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, … kökenli vatandaşlarımızı da bu üst kimliğin parçası olarak görüyorum.

“Türkiyelilik” tartışması ise bir tuzaktır ve dikkatli ele alınmalıdır. Bu tartışma yeni değil; Lozan Antlaşması sürecinde azınlıklar meselesi üzerinden zaten yoğun şekilde yapılmıştır.

Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi:

“İri olalım, diri olalım, bir olalım.”

Son söz:

İnananlar için hepimiz Hz. Adem ve Havva’nın çocuklarıyız.

İnanmayanlar için ise insanlık, evrensellik ve barış; etnik ayrımcılıkla bağdaşmaz.

Bu ülkede her etnik grup acı yaşadı. Ama bu acılar, bizi ayrıştırmak yerine birleştirebilir.

Artık bir paradigma değişikliği yapalım.

Toplumsal barışı ve refahı birlikte inşa edelim.

Liberallere de bir sözüm var:

Lütfen daha realist ve daha dürüst olun.

Bu yazı, millete ve geleceğe olan borcumun küçük bir parçasıdır.

Saygılarımla.

Av. Yakup Battal | Tüm Yazıları
Hits: 979