Ne kadar yapay değiliz?

~ 28.01.2026, Ataol BEHRAMOĞLU ~

Yapay zekâ konusu zihnimi kurcalamayı sürdürdüğünden özlü ve özet bir tarif için internete bir daha baktım. Şöyle deniyor:

“Hesaplama sistemlerinin öğrenme, akıl, problem çözme, algılama ve karar verme gibi insan zekâsıyla tipik olarak ilişkilendirilen görevleri yerine getirme yeteneğidir.”

Yani demek isteniyor ki insanın yaptığı, icat ettiği bir şeyler, insan zekâsına, aklına özgü temel özelliklere sahip olabiliyor.

Bu kadarı belki normal sayılabilir.

Sonuçta her ne ise o mekanizmayı bulan da kullanan da insanın kendisidir.

Bence ilginç ve kanımca ürkütücü olan ise bu mekanizmanın insandan bağımsız olarak da bazı şeyler yapma yeteneğine sahip olmasıdır.

Bu akla ister istemez Frankenstein örneğini getiriyor.

Hayırlısı diyelim.

Şimdiyse isim konusuna, “yapay” kavramına göz atalım.

***

“Yapay” Türkçede “yapmak” fiilinden türetilmiş bir sıfat. Yani, doğal olarak var olmayan, yapılmış olan. Hakiki olmayan, sahte gibi mecazi anlamları da var. Yapay bir kahkaha, yapay bir üzüntü vb.

İngilizce yapay anlamındaki “artificial”ın (Fransızca artificiel) sahte ya da taklit olan, doğal ve hakiki olmayan anlamlarında pek çok eş ya da mecazi anlamlısı var.

Yani nereden bakarsak pek de olumlu bir sıfat değil...

Öyleyse yapay zekânın bunca yüceltilmesinin nedeni ne olabilir?

***

Soruya yanıt ararken aklıma, şeytanın avukatlığını yaparcasına yanıt niteliğinde şöyle bir soru geldi:

Acaba insanın kendisi ne ölçüde doğal ve hakikidir? Hangi ölçülerde ya da hangi durumlarda yapay değildir?

Acıtıcı, kaygı verici bir soru olduğunu biliyorum. Fakat dediğim gibi bu konuda şeytanın avukatlığını yapmaya ya da yaraya parmak basmaya kararlıyım.

***

Doğada zekâ ya da akıldan çok, belki ya da sadece içgüdü vardır.

Beslenme, üreme, dinlenme gereksinimlerinin karşılanması gibi...

Doğmak ve ölmek de yaşamak gibi, insan dışındaki bütün canlılar için doğal şeylerdir.

Genel olarak sonbaharda yaprakların kuruyup dökülmesi, kışın kar yağması, ilkbaharda doğanın canlanması, yazın güneşte kavrulmak doğaldır.

Bunların ve benzerlerinin insan dışındaki canlılar için gereğine göre önlem almak dışında bir anlamı yoktur.

Gerekliliğin niteliği ve derecesi de doğa tarafından saptanmıştır.

İnsan da ilk varoluş süreçlerinde mutlaka böyleydi.

Sonra her şey yavaş yavaş, giderek hızlanarak değişti ve bugünlere gelindi.

Bugün sayıp döktüğüm bütün bu şeylere ilişkin muazzam bir edebiyat, sanat, felsefe ve bilim var.

Doğa genel olarak yerinde sayarken insan soyu nerelere geldi...

İyi mi oldu?

Bilimin önemini elbette bilen ve kazanımlarından herkes gibi yararlanan, üstelik bir sanat insanı olarak bu soruya olumsuz yanıt veremem.

Fakat olumlu yanıt vermekte de acele etmem.

Çünkü yaşam pek çok insan için ne kadar kolaylaşıp güzelleşse ve genel olarak ömür süresi ne kadar uzasa da dünya acılar içinde kıvranıp duruyor. Gelecek sisler içinde... Ve belki hepsinden daha önemlisi de ölüm gerçeği karşısındaki aczimiz...

***

Bir başka deyişle, doğanın ürünü olan insan artık doğal bir şey değil.

Bunun yanı sıra, kendi yaratığı olan bir yapaylığın gerisine düşecek olmanın tedirginliğini ve ikilemini yaşıyor.

Öyleyse yapılması gereken ne olabilir?

Onunla yapaylık yarışına girerek daha çok robotlaşmak mı?

Yoksa yarattığımız edebiyatı, sanatı, felsefeyi, bilimi yadsımaksızın doğanın bir parçası olduğumuzun bilincine yeniden sahip olmaya çalışmak mı?

https://www.cumhuriyet.com.tr

Ataol BEHRAMOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 664