KANUN, ADALET VE YARA

~ 02.02.2026, Av. Yakup Battal ~

Kemal Tahir’in Kurt Kanunu adlı bir romanı vardır.

Oradaki “kanun”, bugün hukuk kitaplarında yazan o steril metinlerden değildir.

Daha çok güçlünün, şartların ve korkunun belirlediği, yazılı olmayan sert bir düzeni anlatır.
“Kurtlukta düşeni yemek kanundur.” Ünlü deyişi.

Benim hikâyem de tam olarak böyle bir kanunun içinden başlıyor.

Daha önce “travmalı toplum, travmalı insan” üzerine bir yazı yazmıştım.

O yazıda kendimden açıkça söz etmemiştim ama aslında anlattığım o yaralı insan bendim.

Kütahya’nın ücra, yarısı ormanlık bir köyünde büyüdüm.

İlkokula başlayana kadar devletin hizmetiyle tanışmadım.

Benim çocukluk dünyamda devlet; jandarma, ormancı ve nadiren köye uğrayan savcı demekti.

Devletle ilk yüzleşmem, iki aile arasındaki bir çatışmada dökülen kan ve o sertlik üzerinden oldu.

Devletle karşılaştığım ilk kurum okul değil, hapishaneydi.

Babam sadece bir çam ağacı kestiği için hapse girmişti.

O zamanlar hapishaneye “dam” derdik; büyükbaş hayvanların kaldığı yere de dam denirdi.

Bugün dönümlerce orman ve zeytinlik küçük kazançlar uğruna talan edilirken, o eski “orman kanunu”nu hatırlamadan edemiyorum.

Bir çam ağacı yüzünden travma yaşayan bir yuvayı düşündükçe, bugünün büyük yağmaları karşısındaki sessizliği nereye koyacağımızı bilemiyorum.

Okulla ilk temasım da modern bir eğitim yuvası değildi.

“Mektep” denilen, falakanın olduğu, çocukların ibret olsun diye dövüldüğü oda.

Ben dayak yemedim ama neredeyse dövülmeyen çocuk yoktu.

Ablamın burnundan kan fışkırdığını, iki çocuğun falakaya yatırıldığını hatırlıyorum.

Falaka, sınıfın duvarında Demoklesin kılıcı gibi asılı dururdu.

Bugün buna kutsallık atfeden yaklaşımların karşısında, çocukluk hafızam susmuyor.

Köyün ağaları kimdi derseniz; biri milletvekiliydi, diğerleri şehir eşrafıydı.

Babamın anlattığına göre bir gün ağa oğlunun yoluna yatmış:
“Yaklaşırsan ya sen beni vuracaksın ya ben seni.”
Yazılı olmayan ama herkesin bildiği başka bir kanun…

İlkokul için şehre geldiğimde köyle şehir arasındaki çelişkileri iliklerime kadar hissettim. Tabii ki şehirlilerin arasındaki çelişkiyi de.

Muhafazakâr bir ortamda büyümeme rağmen Yılmaz Güney filmlerine tutuldum,

Deniz Gezmiş yakalanmasın diye dua ettiğim geceler oldu.

Ama okuduklarım bende kalıcı bir ideolojik aidiyet oluşturmadı.

Maddi imkânsızlıklar ve dönemin şartları nedeniyle Kuleli Askerî Lisesi’ne gittim.

Hayat herkesi eşit sınamıyor.

Beraber büyüdüğümüz benden 5 yaş büyük amcaoğlu çok zor ve çok çalkantılı bir gençlik geçirdi.

Kuleli’ye girişim bile bir “kanun” meselesiydi.

Yan köydeki bir jandarma görevlisi güvenlik soruşturmasında engel çıkarmaya çalışmıştı.

Bu, bazı görevlilerin dilinin küçük ama öğretici bir örneğiydi.

Kimseyi “öteki” veya “küçük” görmemeyi sahada, acının içinde öğrendim.

Farklı coğrafyalarda, farklı dönemlerde gördüğüm manzara değişse de güç-adalet-insan onuru geriliminin benzer biçimlerde tekrar ettiğini fark ettim.

Bizim nesil toplumsal travmayı derinden yaşadı; bu nedenle uzlaşı ve barışa katkı sunma potansiyeline de sahip.

Vurgulamak istediğim şey empati, samimiyet, dürüstlük ve hakkaniyet.

Hakkaniyet sadece mahkeme salonlarında değil; gelir paylaşımında, sosyal güvenlikte ve çocukların fırsat eşitliğinde de aranmalıdır.

Doğu ve Güneydoğu’da altı yıl görev yaptım.

Ücra köylerde sık sık şu soruyu sordum:
“Buranın benim köyümden ne farkı var?”
Birçok insanın yaşadığı travmalar, benim çocukluğumdakilere çok benziyordu.

Sorun çoğu zaman kimlikten önce, ekonomik, sosyal ve adaletle kurulamayan ilişkideydi.

Her insan onurludur.

Ancak kapalı yapılarda bazı görevliler halkla sağlıklı ilişki kuramayabilir.

İnsanlar yukarıdan bakışı da, samimiyeti de sezgisel olarak ayırt eder.

Sosyoloji bilgimizin az olduğunu ve Osmanlı’dan otoriter bir yapı aldığımızı, bir de yüzyıllarca süren yenilgiler ve en sonunda neredeyse tamamen yok oluş nedeniyle oluşan güvenlik refleksi olduğunu düşünüyorum.

Bu bağlamda Cumhuriyet ve Lozan’ı cephe alan her söylem ve eylem ile Sevr’i hatırlatan her söylem, Türk Toplumunda büyük refleks oluşturur ve bugün için bu hassasiyeti dikkate almayan her yaklaşım eninde sonunda yenilgiye mahkumdur.          

Devletin, genel olarak etnik temelli ayrım yapmamaya çalıştığını da teslim etmek gerekir.

Buna karşılık Doğu ve Güneydoğu uzun yıllar mecburi hizmet ve sürgün yeri olarak bölgesi olarak görüldü.

Yatırımların önemli bir kısmı doğrudan halka değil yerel güç odaklarına aktı.

Buna sahada tanıklık ettim.

Terörle mücadele klasik savaştan daha zordur.

Halk arada kalır.

Organizasyonlar da kişisel zafiyetler nedeniyle zaman zaman hatalar yapılabilir ve bunlar bazen derin yaralar açabilir.

Coğrafi zorluklar ve denetim imkânlarının sınırlılığı bu riskleri artırır.

İsmet İnönü’nün 1935 yılında hazırladığı meşhur Doğu Raporu vardır.

Ekonomik, sosyal, idari ve coğrafi faktörlerden kaynaklanan bir sorun, kimlik ve etnitise sorununa evrildi. Aslında PKK’ya yönelik 1984 tarihli iddianameyi okursanız, benzer şeyleri görebilirsiniz.

Diyarbakır Cezaevi çok konuşulmuştur. Ancak Ziverbey, Mamak, Metris gibi yerlerde yaşananların da toplumsal hafızanın bir parçası olarak görülmesi gerekir. Acı, sadece bir bölgenin tekelinde değildir.

Bölgesel çatışmalarda büyük devletler çoğu zaman güvenlik ve çıkar önceliklerine göre hareket eder. Afganistan ve Suriye örnekleri, değişen stratejilerin bölge halkları üzerinde ağır sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bazı ülkelerin yabancı savaşçılar konusunda sorumluluk almaktan kaçınması da güvenlik politikaları ile insan hakları söylemi arasındaki gerilimi ortaya koydu.

1980’lerde iç göç dalgasında gelen aileleri gördüm. Ucuz işgücüne ihtiyaç vardı ama uyum politikası yoktu. Bu kopuşun bedelini herkes ödedi.

Türklerin gördüğü tablo ile sıradan Kürt kökenli yurttaşın gördüğü tablo her zaman aynı değil. Empati dediğim şey, bu iki resmi yan yana koyabilme cesaretidir.

Bu mesele sadece güvenlik değil, adalet ve onur meselesidir. Onuru incinen insan kimlikten önce yarasına tutunur. Yara iyileşirse kimlik ayrıştıran değil zenginleştiren bir unsur olur.

Sorunun asıl çözümü gerçekte anayasa veya yasa değişikliği değildir.

Asıl ihtiyaç;

ben-merkezci bakışın yerine sen-merkezci empatiyi,

mesafeli tutumun yerine samimiyeti ve

çıkar ilişkilerinin yerine dürüstlüğü koyabilmektir.

Siyasetçinin bir gözü çoğu zaman oy sandığındadır; bu nedenle siyaset tek başına toplumsal yaraları iyileştiremez.

Bu noktada topluma, sivil toplum kuruluşlarına ve aydınlara büyük görev düşer. Kalbe, hakikate, hakkaniyete ve toplumsal adalet duygusuna dayanan bir bakış açısı geliştirilmeden kalıcı çözüm üretilemez.

Arabulucu olarak da diyeceğim şudur: Dini, mezhebi, etnisitesi, sınıfı, statüsü ve görevi ne olursa olsun, her insan değerli olduğunu hissetmek ister, sözden çok beden ve söyleniş tarzı önemlidir.

Senin değer vermen yetmez, önemli olan bunu muhatabına hissettirmektir.

Toplumsal birlik ve huzur, yalnız yasalarla değil ortak vicdanla inşa edilir.

Bu vicdanı diri tutmak her yurttaşın sorumluluğudur.

Bu yazı akademik ya da siyasi değil; toplumsal barışa katkıda bulunmak için yaşanmışlıkların samimi ifadesidir.

Hakikat, iyi niyet, insan onuru, yaşam hakkı, hakkaniyet ve empati pusulamız, toplumsal barış ve refah kutup yıldızımız olması dileğiyle, saygılarımla.

Av. Yakup Battal | Tüm Yazıları
Hits: 4337