Ahlakını yitiren hukuk

~ 15.06.2026, Av. Dr. Başar YALTI ~

Etik felsefede bir davranışın doğru ya da yanlış olduğunu açıklayan üç temel yaklaşım öne çıkar. Deontolojik (mesleki etik) yaklaşıma göre, kişinin yanlış eylemden kaçınmasını sağlayan kurallar önceden belirlenmiştir ve meslek mensupları bu kurallar çerçevesinde davranır. Kantçı etik bu görüşü tamamlar. Kant’a göre ahlaken doğru eylem, koşulsuz buyruğa uygun olandır. Bu buyruğun özü şudur: “Öyle davran ki eyleminin ilkesi aynı zamanda evrensel bir yasa olabilsin.” Ödev ahlakı olarak da anılan bu yaklaşım, insanı araç değil amaç olarak görür ve sonuç ne olursa olsun doğru olanın yapılmasını salık verir.

Buna karşılık yararcı etik, bir eylemin ahlaki değerini doğurduğu sonuçlara göre değerlendirir. Bu anlayışta ölçüt, en fazla sayıda insan için en yüksek yararın sağlanmasıdır. Erdem etiğinde ise esas olan, iyi insan olmaktır. Kişi sağlam bir etik kavrayışa ve ahlaklı bir karaktere sahipse, karmaşık yaşam ilişkileri içinde her durumda doğru eylemi gerçekleştirme yeteneğine sahip olabilir.

HUKUKUN AHLAKI NEDİR?

Etik felsefenin bu yaklaşımları hukuk alanına uygulandığında, öncelikle “Hukukun ahlakı olur mu” sorusu gündeme gelir. Ahlak, kuşkusuz insana özgü bir niteliktir; ancak dilin ve düşüncenin sağladığı olanaklarla, analoji ve alegori yoluyla hukuk için de ahlak kavramını kullanmak mümkündür. Nasıl ki bir kişiye “ahlaksız” dendiğinde, ondan beklenilmeyen, onaylanmayan bir davranış sergilediği ve kınandığı anlatılmak istenirse, benzer biçimde, bir hukuk düzeni için de kendi varlık nedenine ve temel ilkelerine aykırı davrandığında, “ahlakını yitirdiği” söylenebilir.

Bu nedenle, “Hukukun ahlakı nedir” sorusuna açıklık getirmek gerekir.

Hukuk kavramı, her şeyden önce kurallara dayalı bir düzeni ifade eder. Tarihsel gelişim içinde hukuk düzeni; keyfilikten yasallığa, gelenekten kurala ve ahlaki ilkeden pozitif norma doğru evrilmiş, modern dönemde ise “hukuk devleti” anlayışına ulaşmıştır. Bu yönüyle hukuk, yalnızca biçimsel bir normlar bütünü değil, aynı zamanda anayasal işlevselliğe sahip bir toplumsal düzen çerçevesidir. Hukuk, adalete yönelmiş bir toplumsal düzen demektir. Kimilerince de “Hukuk, asgari ahlaktır.” Bu çerçevede hukukun ahlakı, onu hukuk yapan temel niteliklerde; yani adalete yönelmiş, eşitlikçi, öngörülebilir, tutarlı ve güven veren, keyfilikten uzak yapısında aranmalıdır.

HUKUKUN MEŞRUİYETİ 

Filozof Lon Fuller, hukukun bir “iç ahlakı” olduğunu savunan düşünürlerin başında gelmektedir. Fuller’e göre, bir normlar sisteminin gerçekten hukuk sayılabilmesi için yalnızca içerik bakımından değil, yapılma ve uygulanma biçimi bakımından da belirli ilkelere uygun olması gerekir. Bu çerçevede ortaya koyduğu sekiz ilke arasında, hukuk kurallarının anlaşılabilir olması, birbiriyle çelişmemesi ve uyulabilir nitelikte bulunması özellikle önem taşır.

Fuller’e göre hukukun meşruiyeti, yalnızca yürürlüğe konulmuş olmasına değil, aynı zamanda bu ilkelere uygun biçimde işlemesine bağlıdır. Ancak bu sayede hukuki güvenlik, belirlilik, öngörülebilirlik, hukuk önünde eşitlik ve yönetimin hukuka bağlılığı sağlanabilir. Buna karşılık keyfi yargı kararları, siyasal etkilerle karar veren mahkemeler, düşman ceza hukuku uygulamaları vb. hukukun ahlakının bozulduğunun göstergeleridir.

Hukuk, canlı bir varlık değildir; bu nedenle hukukun temel ilkelerini uygulayıp sürekliliğini sağlayacak kurumsal mekanizmalara ihtiyaç vardır. Bu mekanizmaların başında ise yargı gelmektedir. Yargı bir denetim mekanizmasıdır. Hem sistemi denetlemekte hem doğruyu/yanlışı ölçmektedir. Yargı için terazi simgesi bu nedenle kullanılmaktadır. Ne yazık ki hukuk düzeninin görünür yüzü olan Türk yargı sisteminde terazinin doğru tartı yapmadığı, görünmez ellerin tartıyı bozduğu bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle, etik felsefenin üç yaklaşımından hangisiyle bakarsak bakalım sistemde ciddi sorunlar yaşandığı, terazinin doğru ölçüm yapmadığı, hukukun iç ahlakının yapısal olarak bozulduğu hemen fark edilmektedir.

TEMEL İLKELER YOK SAYILIYOR

Oysa bir zamanlar Hâkimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) internet sayfası açılışında uzunca süre yer verilen “Türk Yargı Etiği Bildirgesi”ne göre; “Hâkimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, mesleki sorumluluk içinde davranan, ...toplum nezdindeki saygınlıklarının korunmasının Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan, ‘hakim, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin’ insanlardır”, denilmekteydi. Bildirgede sekiz ana başlık, 61 alt başlık altında yargıç ve savcıların uyması gereken etik kurallar sıralandıktan sonra, belirlenen etik ilkelerin yargıçlar için bağlayıcı olduğu belirtilmiştir. Aynı şekilde Bangalore Yargı Etiği İlkeleri ve daha pek çok uluslararası belgede ve ülkemiz mevzuatında yargıya ilişkin etik kuralların yer aldığı görülmektedir.

Yargı etiği ilkelerine çok sayıda metinde yer verilmesi etik ilkelerin kurumsal düzeyde önemsendiğini göstermektedir. Ancak asıl belirleyici olan, uygulamadır. Ne yazık ki uygulamada, hukukun ahlakını oluşturan; adil yargılama bilinci, tarafsızlık, bağımsızlık, keyfi davranmama, toplumsal barışı gözetme, herkese hakkını verme ve öngörülebilirlik gibi temel ilkeler yok sayılmaktadır. Bu ilkelerin yargılama süreçlerinde ve yargı kararlarında karşılık bulmaması, hukukun ahlakını ortadan kaldırmaktadır.

BERLİN’DE HÂKİMLER VAR MI?

Üstelik, etik değerlerin denetleyicisi konumunda olan HSK, hukukun ahlakıyla ilgili herhangi bir kaygı taşımamakta, siyasi iktidarın bir organı gibi davranmaktadır. Yolsuzluk yapıldığı kılıfı altında ana muhalefet partisine ve belediyelerine karşı peş peşe açılan davalarla siyasal alan düzenlenmekte, muhalif sesler infaza dönüşen tutuklamalar yoluyla bastırılmakta, ayrıcalıklı yargıç ve savcılar ile özel yargı birimleri oluşturulmakta, hukuk dışı delillere dayalı şişirilmiş iddianamelerle sonu gelmeyecek davalar açılmakta, cezaevi kenarına mahkemeler kurulmakta, mahkemelerin öncülü şekilde hareket eden yandaş basın yoluyla yargısız infazlar yapılmaktadır.

İbretlik son örnek, “mutlak butlan” davası ve kararıdır. Bu kararla, bir kez daha; yargının siyasal bir mekanizmaya dönüştüğü, sorun çözmek yerine kargaşa yaşanmasına neden olduğu, yargı sisteminin hukuk zemininden iyice uzaklaştığı, Yüksek Seçim Kurulu’nun kendi varlık nedenini dahi inkâr ettiği, sonuç olarak topluma, “Berlinde hâkimler var” dedirtecek bir güven verilmediği ortaya çıkmıştır.

“Tuhaf zamanlar”dan geçtiğimiz çok açık. Tuhaflıklar ortadan kalkıp hukuk olağan akışına döndüğünde, ahlakını yitiren hukukun yüzünün kızardığını göremesek de yaşanan tuhaflıkları yaratan hukuk/ yargı mensuplarının yüzünün kızardığının görüleceği çok açıktır.

https://www.cumhuriyet.com.tr

Av. Dr. Başar YALTI | Tüm Yazıları
Hits: 5722