ORTAK YASIN İMKÂNSIZLIĞI: İLBER ORTAYLI ÜZERİNE

~ 23.03.2026, Av. Adnan Açıkbaş ~

İlber Ortaylı’nın vefatı, Türkiye’de yalnızca bir tarihçinin kaybı değil, aynı zamanda kolektif entelektüel reflekslerin sınandığı bir ayna oldu. Sosyal medyada her kesim, kendi ideolojik merceğinden Ortaylı’yı tarttı: bazıları onu “devletçi” ve “düzen yanlısı” olarak damgaladı, bazıları ise kendi ideolojik beklentilerine uymadığı için hedef hâline getirdi. Siyasal İslamcılara göre ise iflah olmaz bir solcu, laik ve dinsizdi. Ölümü, Türkiye’nin entelektüel panoramasında varlığın ve yokluğun, saygının ve hasetin aynı anda hissedildiği dramatik bir sahne yarattı.

Türkiye, sosyolojik olarak hâlâ tam anlamıyla "cemiyet" aşamasına geçememiş, farklı cemaatlerin konfederasyonu hâlindedir. Ferdinand Tönnies’in Gemeinschaft (Cemaat) – Gesellschaft (Cemiyet) ayrımı üzerinden bakarsak; cemaatlerde birey, grubun dogmalarına sadık olduğu sürece değer görür.

Türkiye'de bir aydının "gerçek" sayılabilmesi için illaki hapis yatması, işkence görmesi veya canıyla bedel ödemesi gerektiğine dair kemikleşmiş, biraz da patolojik bir beklenti var. Ortaylı, "kurumları koruyarak içeriden dönüştürmeyi" ve bilginin sürekliliğini tercih etti. Bu onun için her şeye rağmen hayatta kalma ve bilgiyi yaşatma stratejisiydi. Ortaylı, ne dindarların istediği "İslamcı tarihçi" ne de "ideolojik savaşçı" oldu. Bu "aradalık", toplumsal bir sahipsizliği beraberinde getirdi.

Ayrışan Aydın: İlber Ortaylı gibi mahalleler üstü bir pozisyon alan, her gruba eleştirel yaklaşan figürler cemaat yapısı için birer "anomali"dir. Aidiyet bildirmeyen aydın, her kesim için potansiyel düşmandır.

"Bu 'ortak yas tutamama' hali, Ortaylı ile aynı gün vefat eden Jürgen Habermas ile küresel bir ölçekte tekerrür etmektedir. Modern düşüncenin son büyük kalesi olarak gösterilen Habermas’ın ölümü, tıpkı Ortaylı’nınki gibi, sadece bir felsefi mirasın kaybı değil; onun 'iletişimsel rasyonalite' idealinin güncel siyasetin kanlı gerçekliğiyle girdiği son çatışmanın muhasebesine dönüşmüştür. Habermas, Yahudi soykırımı faili Alman halkına yönelik Gazze konusundaki bildirisiyle 'evrensel vicdan' bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattığı gerekçesiyle, bugün dijital meydanlarda tıpkı Ortaylı gibi 'seçici bir empati' kurmakla ve 'devlet aklına' (Staatsräson) sığınmakla suçlanarak linç ediliyor. Sevenleri onu Nazi geçmişiyle hesaplaşan bir Almanya'nın vicdanı olarak savunurken; eleştirenler, büyük filozofun kendi "iletişimsel akıl" idealini, güncel bir trajedinin karmaşıklığında kaybettiğini öne sürdü. Habermas, Nazi Almanyası'nın küllerinden doğan bir neslin çocuğuydu. Onun için demokrasi, her şeyden önce "Bir daha asla" (Never Again) demekti. Bu tarihsel sorumluluk, onun zihninde İsrail'in varlığını tartışmasız bir ahlaki öncelik haline getirdi. Eleştirenler, bu "önceliğin" Gazze'deki insani felaketi görmezden gelmeye (kör noktaya) dönüştüğünü söylüyor.

Resmi İdeoloji ve Kimlik: Devletin cebberut yüzüyle yarası olan gruplar, Ortaylı’yı sadece bu yara üzerinden tanımlar. Onun "devlet geleneği" vurgusu, bu gruplar için bilimsel bir veri değil, ideolojik bir saldırı olarak kodlanır. Dijital çağın getirdiği sosyal medya ekosistemi, group polarization (grup kutuplaşması) fenomenini radikalleştirmiştir.

İnsandışılaştırma (Dehumanization): Sosyal medyada bir kişi, tüm hayatı ve birikimiyle değil, sadece cımbızlanan bir cümlesi veya duruşuyla "temsilî bir nesne"ye dönüştürülür. İnsanlar bir "insana" değil, zihinlerindeki "kötülük prototipine" saldırırlar.

Sanal Linç ve Statü Kazanma: Bir grubun üyesi, grubun düşman ilan ettiği kişiye saldırarak kendi mahallesi içindeki sadakatini ispatlar ve sanal bir statü elde eder.

İlber Ortaylı, donanımıyla toplumun büyük bir kesimine (kendi deyimiyle cahilliğe) ayna tutan bir figürdü.

Haset (Envy): Melanie Klein’ın tanımladığı "haset", karşıdakinin sahip olduğu iyi şeyi tahrip etme arzusudur. 5-6 dil bilen, dünya kütüphanelerine hâkim bir figürün varlığı, yetersizlik hissi yaşayan bireyde hayranlık yerine nefret uyandırır. Saldırı, bu yetersizlik hissinin yarattığı acıyı dindirme çabasıdır.

Otoriteyle Hesaplaşma: Ortaylı’nın "öğretmen" edası, babayla veya otoriteyle sorunu olan bireylerde bir direnç tetikler. Ölüm, bu otoriteye karşı yapılacak "son ve en güvenli" başkaldırı alanıdır.

René Girard’ın "Mimetik Arzu ve Kurban" teorisine göre, toplumsal gerilimlerin biriktiği anlarda toplum, tüm günahlarını yükleyeceği bir "günah keçisi" arar.

Mezarda Hesaplaşma: Ortaylı gibi güçlü figürler, yaşadıkları sürece ulaşılamaz bir otoriteyi temsil eder. Ölüm anı, bu gücün savunmasız kaldığı andır. Gruplar, kendi siyasi başarısızlıklarının, tarihsel travmalarının ve toplumsal öfkelerinin faturasını bu "büyük ölüye" keserek arınmaya (katharsis) çalışırlar.

Türkiye’de aydının meşruiyeti, çektiği "acı" ve ödediği "bedel" üzerinden tartılır.

Aktivizm vs. Akademi: İlber Ortaylı, bir aktivist değil, bir "kürsü adamı"ydı. Türkiye gibi çatışmalı bir coğrafyada "saf entelektüel" kalmaya çalışması, her iki uçtaki siyasi militanlık için bir "konforculuk" olarak görülür. Devletle kurduğu denge, sistem karşıtı gruplar tarafından "işbirlikçilik" olarak yaftalanır. Antropolojik açıdan bu topraklarda "baba" (otorite) figürüyle kurulan ilişki sorunludur.

Babayı Öldürmek: Freudyen bir bakışla, otoriteyi temsil eden büyük figürler öldüğünde, toplumun alt kesimleri bir tür "özgürleşme" sanrısıyla o figüre saldırır. İlber Hoca, topluma ders veren, parmak sallayan, "cahilliği" yüzüne vuran bir "bilge baba" figürüydü. Ölümü, bu "otorite baskısından" kurtulmak isteyen sığ zihinler için kurban etme ritüeline dönüştü.

Sözlü Kültürün Şiddeti: Doğu toplumlarında sözlü kültür baskındır ve "gıybet/hakaret", rakibi sembolik olarak yok etmenin en eski yoludur.

Anonimliğin Verdiği Cesaret: Normalde bir cenazede gösterilemeyecek saygısızlık, dijital anonimlik sayesinde bir "cesaret gösterisi" gibi algılanıyor; sosyal psikolojideki "sürü psikolojisi" ile besleniyor.

Entelektüel Haset: 5-6 dil bilen, binlerce kitap okumuş, dünyayı avucunun içi gibi bilen bir adamın varlığı, bir şey başaramamış ama her şeyi bildiğini sanan "cahil" için bir aşağılanma hissi yaratır.

Yansıtma (Projection): Kendi bilgisizliğini ve başarısızlığını kabullenemeyen birey, bu yetersizliğin acısını, o alandaki en yüksek otoriteye saldırarak çıkarır.

Türkiye’deki kutuplaşmanın temelinde, aydının toplumsal işlevine dair kuramsal bir kafa karışıklığı yatar. İlber Ortaylı’ya yöneltilen eleştirileri üç dev ismin teorileriyle okuyabiliriz.

Antonio Gramsci ve "Organik Aydın" Beklentisi: Gramsci, aydınları geleneksel ve organik olarak ikiye ayırır. Türkiye’deki mahalleler, İlber Hoca’dan kendi davalarının "organik aydını" olmasını bekledi; o ise ısrarla geleneksel aydın kimliğini korudu. Gramsci, Batı tipi modern toplumlarda devrimin bir günde olmayacağını, sivil toplumun içinde uzun süreli bir mevzi savaşı gerektiğini söyler. Kültürel değişim; okullarda, medyada, kütüphanelerde verilen bir savaştır. İlber Hoca, televizyon programlarıyla, nehir söyleşileriyle ve popüler tarihçiliğiyle bu "mevzi savaşının" en başarılı aktörüydü. Toplumun geniş kesimlerine belli bir tarih bilincini aşılayarak, karşıt fikirlerin sızabileceği gedikleri kapattı. Bugün ona duyulan nefret, o mevzileri aşamayanların hıncıdır. Gramsci için halkın sahip olduğu "sağduyu" kaotik, çelişkili ve gelenekseldir. Değişim, bu dağınık sağduyunun içinden tutarlı bir "iyi duyu" (bilinçli, eleştirel düşünce) çıkarma sürecidir. Ortaylı, Türk toplumunun o dağınık ve çoğu zaman hamasi sağduyusunu alıp, onu kütüphaneyle, dille ve rasyonel tarihle yoğurarak bir "iyi duyu" haline getirmeye çalıştı. Gramsci’nin "pasif devrim" kavramı, egemen sınıfların halktan gelen baskıları sönümlemek için tepeden yaptığı reformları anlatır. Ortaylı, bir yönüyle Türkiye’nin kültürel dünyasında bir pasif devrimciydi. Radikal kırılmalar yerine, gelenekten kopmadan modernize olmayı, imparatorluk hafızasını cumhuriyetle barıştırmayı önerdi. Bu "uzlaşmacı" duruş, her iki uçtaki radikaller için (hem kökten batıcılar hem kökten İslamcılar) tahammül edilemez bir dengeyi temsil ediyordu. Gramsci'nin penceresinden baktığımızda; Türkiye'de ortak bir yas tutulamamasının nedeni, kültürel hegemonyanın parçalanmış olmasıdır. Ortada tek bir "Türkiye" anlatısı yok; birbiriyle savaşan "tarih kurguları" var. İlber Hoca, bu kurgulardan birinin (devletçi-gelenekçi-laik-aydın sentezinin) en güçlü kalesiydi.

Pierre Bourdieu ve "Sembolik Sermaye": Ortaylı’nın sahip olduğu devasa kültürel sermaye, rakipleri veya ona ulaşamayanlar için baskı unsuru oluşturur. Sosyal medyadaki linç, bu sembolik sermayeyi itibarsızlaştırarak eşitleme çabasıdır.

Michel Foucault: Bilgi ve İktidar İlişkisi: Hoca, devlet kurumlarıyla kurduğu ilişkiyi iktidara eklemlenmek için değil, bilginin kamusal otoritesini korumak için bir kalkan olarak kullandı.

İlber Ortaylı’nın bugün yaşadığı "vefat sonrası linç", Türkiye’nin yetiştirdiği diğer bağımsız zihinlerin kaderiyle ikizdir:

Şerif Mardin: Türk modernleşmesini anlamak için sunduğu "Merkez-Çevre" teorisi ve "Mahalle Baskısı" kavramı nedeniyle ömrünün son yıllarında laik kesim tarafından aforoz edilmişti.

Halil İnalcık: Tıpkı Ortaylı gibi "resmi tarihçi" etiketiyle sık sık yaftalandı; oysa o sadece belgelerin soğukkanlılığına inanıyordu.

Cemil Meriç: Hem sağcı hem solcu mahallenin saldırısına uğramış, gerçeği bir siyasi ajandaya kurban etmemişti.

Edward Said, "Entelektüel" adlı eserinde bu durumu şöyle özetler: "Entelektüel, ne devletin ne de bir kabilenin adamı olmalıdır." Türkiye, kendi evlatlarını ancak onları bir "kalıba" sokabildiğinde sever. Kalıba sığmayanlar (Ortaylı gibi), öldüklerinde her mahallenin kendi günahlarını üzerine yıktığı birer "günah keçisi"ne dönüştürülür.

Cezayir asıllı Fransız yazar Camus, tıpkı Ortaylı’nın "tepeden ve geniş perspektiften bakışı" nedeniyle güncel siyasete eklemlenmemesi gibi, Cezayir Savaşı sırasında "taraf tutmadığı" için linç edilmiştir. Fransız solcuları (başta Sartre) onu sömürgeciliğe yeterince sert karşı çıkmamakla, Cezayirliler ise Fransız kimliğinden kopmamakla suçlamıştır. Camus, "Annemle adalet arasında kalsam annemi seçerim" diyerek ideolojik soyutlamalar yerine insani gerçekliği seçmiş ve döneminin entelektüel gettoları tarafından dışlanmıştır.

George Orwell sıkı bir sosyalistti ancak Sovyetler Birliği’ndeki totalitarizmi eleştiren "Hayvan Çiftliği" ve "1984" kitaplarını yazdığında sol kesim tarafından "dava haini" ve "sağcıların ekmeğine yağ süren biri" olarak damgalanmıştır. Sağ kesim ise onun sosyalist kimliğini hiçbir zaman tam kabul etmemiştir. Orwell, hakikati siyasi kampa tercih etmenin bedelini hayatı boyunca yalnız kalarak ödemiştir.

Yahudi asıllı bir düşünür olan Hannah Arendt, Nazi suçlusu Adolf Eichmann’ın davasını izledikten sonra yazdığı "Kötülüğün Sıradanlığı" tezi nedeniyle kendi toplumu (Yahudi entelijansiyası) tarafından "ihanet" ile suçlanmıştır.

Aleksandr Soljenitsin, İlber Ortaylı’nın "devlet geleneği" ile olan karmaşık ilişkisine ve Halil İnalcık’ın "belge odaklılığına" Rusya’dan bir örnektir. Sovyetler Birliği'ndeki çalışma kamplarını anlattığı "Gulag Takımadaları" ile Batı’da bir "hürriyet kahramanı" olarak karşılanmıştır. Ancak sürgün hayatında Batı’nın sığ modernizmini ve maneviyatsızlığını da eleştirmeye başlayınca bu kez Batılı aydınlar tarafından "gerici" ve "Rus milliyetçisi" olarak dışlanmıştır. Hiçbir kampa sığmayan, köklerine bağlı ama otoriteye muhalif bir zihin olarak kalmıştır.

Varlığa Saygı (Ontolojik Saygı): Bir insanın tüm ömrünü ve eserlerini, konjonktürel bir siyasi tavra indirgememek akli bir namus meselesidir.

Epistemik Tevazu: Kendi ideolojik sığlığımızın, devasa bir bilgi birikimini yargılamaya yetmeyeceğini kabul etmeliyiz.

Duygudaşlık (Empati) Kültürü: Sosyal psikolojideki "insandışılaştırma" tuzağına düşmeden, karşıdaki figürün bir insan, öğretmen ve değer olduğunu hatırlamak.

Türkiye, her mahalle kendi "organik aydınını" yaratıp karşı mahalleye savaş açtığı bir mevzi savaşı alanıdır. İlber Ortaylı, bu savaşta kimsenin tam olarak "bizimki" diyemediği bir figürdü. O, Gramsci’nin tarif ettiği "Geleneksel Aydın" profilinin son temsilcilerinden biriydi. Yani; kurumları, kütüphaneyi ve tarihsel sürekliliği temsil eden, güncel siyasi angajmanların üzerinde bir figür. Onu "resmi ideoloji sözcüsü" olarak yaftalayanlar, aslında onun bilgiyle kurduğu o özerk ilişkiyi kavrayamadılar.

Ortaylı, Batı aydınlanmasının takipçisi, sıkı bir demokrattı; ancak derin tarih bilgisi onu gündelik rüzgarların savurduğu bir "mücadele adamı" olmaktan alıkoydu. O, sokağın gürültüsünü değil, asırların serinliğini tercih etti. 

Ortaylı’nın neden bir "tavır adamı" değil de bir "bilgi adamı" olduğunu anlamak için, ailesinin yaşadığı o büyük trajediyi; Kırım’dan Nazi kamplarına, oradan Viyana’nın belirsizliğine ve nihayet Anadolu’ya uzanan o zorlu serüveni anlamak gerekir. Bu travmatik göç hikayesi, hocanın psikolojisinde derin bir "ontolojik güvenlik" ihtiyacı yaratmıştır. Yıkılan imparatorlukların ve vatan kayıplarının içinden gelen biri olarak Ortaylı, devleti sadece bir aygıt değil, kültürü ve aileyi koruyan tek "liman" olarak kodlamıştır. Bu durum, onu devletçi gelenekle barışık kılmış, ancak bu barışıklık mualif kesimlerce "konfor alanı" olarak yanlış yorumlanmıştır. René Girard’ın "Kurban Ritüeli" teorisi uyarınca, toplumun alt kesimleri, erişemedikleri bu otorite figürünü ölüm anında "günah keçisi" ilan ederek kendi tarihsel travmalarını onun üzerinden sağaltmaya çalışmaktadır.

 İlber Ortaylı’nın vefatını düşünürken elimde tam sekiz yıl önce onun bir konferansında tuttuğum notlar var. O gün salondan yansıyanlar, bugün kaybettiğimiz kişinin neden "yeri doldurulamaz" olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Sekiz yıl önce, bin beş yüz kişilik bir kitleyle birlikte onun "Bilginin Gücü" başlıklı hitabını dinlemiştim. İlber Hoca, o gün modern entelijansiyanın 18. ve 19. yüzyılın fikri derinliğinin fersah fersah gerisinde kaldığına dair distopik ama bir o kadar da haklı bir tablo çizmişti. Bilginin toplumsal bağlamından kopartılarak işlevsiz bir metaya dönüştüğü bu süreci anlatırken, üniversite diplomalarının değerini yitirdiğini en sert haliyle vurguluyordu. O gün gençliğe yaptığı "dünyaya açılma" çağrısı, aslında bir kaçış değil, zihinsel bir özgürleşme manifestosuydu.

Konferansın en unutulmaz anı, Hocanın ideolojik şablonları yıkarak Troçkist teorisyen Ernest Mandel’e yaptığı atıftı. Doğu Bloku’nun çöküşünü değerlendirirken Mandel’in "çökenin sosyalizm değil, bürokratik diktatörlük olduğu" tespitini aktarması, onun bilginin namusuna olan sadakatinin bir göstergesiydi.

İlber Ortaylı’nın ölümünün ardından yükselen öfke, yalnızca bir tarihçinin kaybı değil; Türkiye’nin entelektüel hafızası ve kültürel bilinçle hesaplaşmasının yansımasıdır. Haset, cehalet ve ideoloji, onun devasa birikimi karşısında çıplak hâle gelmiş; ama bu öfke, değerini azaltmak yerine onun sarsılmaz duruşunu, cesur fikirlerini ve tarih perspektifini daha görünür kılmıştır. Türkiye, Ortaylı’nın mirasını anlamaya hazır olmayabilir; ama gelecek nesiller, onun bıraktığı pusula ve rehber sayesinde toplumsal bilinçle yüzleşecek, tarihsel sürekliliği ve eleştirel düşünceyi yeniden inşa edecektir.

Av. Adnan Açıkbaş | Tüm Yazıları
Hits: 2995