Boşa Dönmüş Koca Dünya

~ 08.02.2015, Ali SİRMEN ~

Sevgili,
Zeki Sözer’i Milliyet’te çalıştığım yıllarda tanıdım. Şakacı, güler yüzlü, alçakgönüllü, bilge kişiliği konusunda hemen herkesin hemfikir olduğunu sandığım Zeki Sözer’i tüm mesai arkadaşları gibi ben de çok sevdim. Uzun yıllar görüşemememize karşın hep hasretle anarım.
“Halkın Sesinden İktidarın Borazanına” adlı 1927’den günümüze radyo-televizyonun öyküsü-nü anlatan kitabını eve gelince fark etmeden bir yana koymuşum, iki gün önce bir şeyler ararken gördüm ve hemen okumaya başladım. Sana da bütün okurlarıma da salık veririm.
Kitabın TRT öncesi radyo yıllarının DP dönemi bölümünü okurken, bir kısırdöngünün içine sıkışıp kalmış toplumun bireyi olma duygusunu yaşadım.
Şöyle kısaca göz atalım:
1950 yılında iktidara gelmiş olan Demokrat Parti, “altın yılları”nın (1950-54 ) sonunda 30 Haziran 1954’te 6428 sayılı kanun ile siyasi partilere tanınan radyodan propaganda hakkını yasaklıyor, ama hükümet üyelerine devlet hükümet görevlilerine serbest bırakıyordu.
Hemen bir hatırlatma yapmakta yarar var. O zamanlar televizyon yok, cep telefonu yok, günlük gazeteler yurdun belirli bölgelerine bir, iki hatta üç gün sonra ulaşıyor. Kalıyor geriye en önemli iletişim aracı olarak radyo.

***

Adnan Menderes iktidara serbest olan radyoda propagandanın muhalefete yasaklanmış olmasını Meclis kürsüsünden şu gerekçelerle açıklıyordu:
“Şimdi bu radyodan kaldırdığımız konuşma hakkı nasıl bir haktır? Dört senede bir çıkacak, iki laf söyleyecek, bilhassa burada olduğu gibi, tahrifat yaparak konuşacak, kaleminden kan damlayan arkadaşlarımız bu şekilde 10 dakika konuşacak, Demokrat Parti’nin dört senelik idaresinin, bütün köşelere kadar nüfuz eden çalışmalarını ortadan silecek ve devlet çapında da uzak şubelere kadar yayılmış o işler millet tarafından görülmeyecek, takdir olunmayacak. Sadece radyoda 10 dakika konuşmakla bütün işler olup bitecek, buna imkân yoktur. İşte muhalefetin elinden alınan silah böyle bir silahtır...”
Menderes’e göre, “radyo orta malı değildir”... Kimin malı veya vasıtası olduğunu da Antalya’da yaptığı konuşmada halka şöyle anlatıyordu:
“Radyo bir devlet vasıtasıdır. Bunu kullanan da hükümettir. Hükümet beyanatını mesul adamlarının demeçlerini vermek, radyonun vazifesidir. Radyo orta malı değildir. Radyoyu onlarla paylaşacak değiliz. Bunu son defa bilmeleri lazımdır. Radyodan particiliği kaldırmak, tam tarafsız yapmak devletin kamu yayın kurumu mevkiine getirmek için elimizden geleni yapmalıyız...”

***

Görüyorsun radyoyu orta malı değil, diye muhalefete kapatan ama devlet vasıtasıdır diyerek hükümete açan Menderes’in zihniyetini...
Bunlar insana, yıllar içinde olanakların değişmesine karşın zihniyetin nasıl değişmediğini anlatıyor.
Bu konuda çok çarpıcı bir örnek de 1957 seçimlerinde, daha oylama bitmeden, devlet radyosunun Demokrat Parti’nin ileride olduğu yerleri öne çıkararak, seçim sonuçlarını açıklamasını eleştiren muhalefete, Fatin Rüştü Zorlu’nun verdiği şu cevaptır:
-Bu iddiayı öne sürenler haklı olsaydı, Türk halkı onları seçerdi. Bizi seçtiğine göre, icraatımız doğrudur.
Bugünkü düşünce tarzımızın tıpatıp aynısı değil mi? İnönü, bir gün “Siz hiç hata yapmadınız mı?” diye soran gazeteciye şu yanıtı vermişti:
-Çook! Ama aynı hatayı iki kez yapmamaya hep özen gösterdim. Toplumların başarılarında da bu ölçüt çok önemli yer tutar. Yanlışlarından ders alan toplumlar, geçmiş hatalarını tekrarlamayacak önlemleri alırlar.
Demokrasi ve seçim mekanizması bunun için vardır ve toplumların hatalarından ders alma yeteneği olduğu varsayımına dayanır.
Yarım yüzyıldan eski olaylara bakınca, toplumumuzda bu hasletin olmadığı kuşkusu doğuyor.
Demek, zaman bize bir şey öğretmiyor.
Demek, bizim için bunca zaman boşa dönmüş
koca dünya... Yazık!

Ali SİRMEN | Tüm Yazıları
Hits: 790