Ya 'devrimci örgüte üye'lik, ya 'sürgit güve'lik

~ 07.03.2012, Nihat BEHRAM ~

“Ne ilgisi var?” demeyin! Örgüt üyeliğini ve örgütlenmeyi küçümseyen anlayış bence güveyle hısım! Siz, zulümden korunmanın örgütlenmekten geçtiğini anlatmak için çırpınırken, o bu çırpınışı orasından burasından kemirmekle meşgul! Güvelik başka nedir?

Dostlarımla konuşmalarımda, ‘şu örgüt, bu örgüt’ diye isim de vermiyorum; yeter ki halkın safında duran, gericiliğe, faşizme karşı cephe almış, haksıza karşı haklıyı, zalime karşı mazlumu savunan bir yapılanma olsun, “Git katıl, destek ver, güçlenmesi için çabala; güçlenmenin örgütlenmekten başka yolu yok!” diyorum. Böyle söylediğimde “Evet haklısın, fakat...” diye başladılar mı deliriyorum! İki cümleyi birbirine bağlayan o ‘fakat’ sözü var ya, sanki zeytinyağından imal edilmiş! En dibe dalıp, en üste çıkmada ondan hünerlisi yok!

Bu konularda derin ses tonuyla “Evet haklısın” diye başlayan kişi, cümlesini “fakat”a dayandırdı mı, son hızla kıvırtıp üste çıkacak demektir. Artık ezberimde. Ondan ki, karşımdaki “fakat” dediği an, onun ses tonuyla gerisini ben getiriyorum: “Hagisinin neyine üye olayım, etleri ne butları ne, al birini vur öbürüne, tümü birbirinden marjinal!”

Ben, ‘fakat’ı besleyen bu ‘orjinal’ gerekçeleri, geviş getirir gibi böyle çiğnediğimde, o da ‘Aynen öyle!’ diye geveliyor! Bir ‘fakat’ için ‘tokat’ atacak değilim! Hele ki devrimci, anti faşist, gerçekten değerli biriyse! Üstelik, amacım darılmak değil, daha sıkı sarılmak.

“Tamam, diyorum, önemli değil, herkesin biraz eksiği olur!” Benim ‘eksiklikten’ kastımı kendine yormuyor da, örgüte yorup, “Hem de az buz değil eksikleri!” diye aklınca beni tamamlıyor! Tam bu noktada kopup, “Ben ‘eksiklik’ derken, sendeki eksikliği kastettim!” diye açıklamak zorunda kalıyorum. Ekşiyen bir yüz ve limoni bir sesle, “Anlamadım, neymiş bende biraz eksik olan?” diye soruyor. “Biraz değil, bir hayli!”

Örgütlenmenin yaşamsal önemini kabullendiği halde ‘katılacak örgüt olmadığı’ndan yakınmaların ve‘devrimci örgütün marjinalliği’ üstüne üretilen orjinal fikirlerin binbir çeşidi var. Bu açıdan ‘örgütsüzlük piyasası’ ölgün değil, tam tersi bir hayli canlı, müşterisi bol!

Devrimci örgüte üyelik konusunu açtığınızda, geçmişten biriktirdiği öfkeyle “Üye falan değilim, olmayı da düşünmüyorum!” diye ‘çıkışan’ da var, sunulanı beğenmeyen müşterinin sesiyle “Biraz daha bakınayım!” diye ‘savuşan’ da! Yine de ortak noktamız: örgütlenmenin önemi. Yani örgütsüzlükten yakınanlar marjinal değil; saysan sayıları güçlü bir örgüt kadar.

‘Bu bir süreç sorunudur’ diye bu kesimi geçsem de, ‘örgütlü olmayı küçümseyen’ bir kesim var ki, tartışırken öfkeme gem vurmam olası değil. Ben şahsen, böylelerine ‘aptal, kimliksiz, kişiliksiz’ muamelesi yapmaktan yanayım. O da bana böyle bakıyor çünkü. Ona göre de ben ‘aptalım, kendimi kandırıyorum, avunuyorum’! “Başına bela çağırıyorsun!” diye uyaran da var, ‘sanatçı özgür olmalı, örgüt onu yaralar’ diye kendini ‘normal insan’dan ayıran da!

Geçenlerde bir yerde okudum: zaten üçte biri uykuda geçen insan ömrünün iki buçuk yılı da helada geçiyormuş! Böyle bir ömürde belada geçecek zamandan yakınmak olmaz! Özgürlük konusuna gelince: özgürlük düşüyle oyalanmaktansa, varsın uğrunda dövüşürken yaralanayım!

‘Tek çare mücadele etmektir’ sözü ‘aydınlar katı’nda çok sık kullanılan bir sözdür. Bu sözü ‘Örgütlü mücadele’ vurgusuyla pekiştiren de az değil. Biri böyle konuşunca, “Nasıl, hangi örgüt, kiminle...?” diye başlayıp, “Bak, Yunan halkı nasıl dikleniyor, bu güçlü diklenişin önemli dayanaklarından biri komünistlerin örgütlü olması değil mi?” diye konuya balıklama dalıyorum. Ne tuhaf, ben böyle söyleyince, istisnasız herkes “Nerde o günler, nerde bizde öyle güçlü parti?” diye yakınıyor! Konuşmanın bu noktası beni delirtmenin doruğudur!

Öyle ya, bir örgütü güçlendirmenin yolu, örgütlenmeyi önemseyen kişilerin örgütte saf tutmalarından geçmiyor mu? Hadi emekçi halk bilinçsiz, “Örgütlenin!” dediğimizde saf saf bakınmaları doğal! Eşini ‘görücü usulü’ seçer de, örgütlenip patrona karşı güçlenme işinde çırpın ki önünü görsün! Halkın bu saflığına ‘masumane’ diyelim, peki aydınlardaki bu saflık (daha doğrusu safdışılığa) ne demeli?

Aydın, hele ki sanatçı ‘hassas insan’ diye bilinir. Filiz gibi gençler canları pahasına onlara kalkan oluyor. Onların o gencecik insanlara kalkan olması gerekirken. Bu manzara hangi ‘sanatçı hassasiyeti’yle açıklanabilir? ‘Sorumsuz hassasiyet’ diye bir kavram mı var?

Örgüte katılmama gerekçeleri ‘örgütün güçsüzlüğü’ymüş! Örgüt güçlü olduktan sonra katılsan ne yazar katılmasan ne? Güçsüzken katılıp güçlenmesine omuz vermek mi önemli, güçlendikten sonra katılıp ‘gücün havası’nı solumak mı? Diyelim ki güçlendi de katıldın, peki, ‘zayıfken katılmamış oluşunun utancını’ nereye saklayacaksın?

Onu bunu bilmem, alınan alınsın, örgütler zayıfsa bunun bir suç ortağı da, ‘örgütlenmenin önemini’ dile getirdiği halde saf dışı duranlardır. Hele ki ‘hariçten gazel’ okuyarak! ‘Hariçten gazel’ öyle hafiften bir suç da değil. Bu boyutuyla halka karşı sorumsuzluk anlamı taşır.

Görüyorsunuz: bu iklim bozukluğunda ben de ‘örgütsüze soğuk küfür mevsimi’ndeyim. TKP MK’nın Ankara’da, on binden fazla fidan gibi gencin “Sosyalizm Kazanacak” sloganıyla katıldığı o coşkun toplantıda yaptığı ‘üye çağrısı’ndaki sıcaklık, kibarlık, genişlik bende yok!

Örgütsüzlük ve üstüne üstlük ‘örgütsüzlük hali’ne sürekli mazeretler üretmek ‘sürgit güvelik’tir! Eğer bu tanım çok ağırsa, ‘örgütlü mücadelenin öneminden söz ettiği halde örgütsüz duran kişi’ye daha uygun bir tanım bulun, onu kullanayım!

Yoksa, örgüt üyeliği konusunda kaygı taşıyanlara, en azından ‘köstek’ olmamaları için ‘esnek üyelik, destek üyelik, gevrek üyelik, özerk üyelik’ türünden bazı statüler mi bulmak gerekli? Yani ‘aydın, sanatçı ayrıcalığı’nı ‘gözetme’ açısından! Daha neler? Örgütlenmenin önemini de vurgulayarak devrimci olduğunu söyleyen kişinin örgütsüzlük hali ‘nöbette uyuklama rehaveti’ değil midir? Düşmana nöbette uyuklarken yakalanmaktan daha hazin ne var?

Aydın olmanın tarihi görevlerinden birisi, halkı düşmana karşı uyanık kılmak, örgütlenmeye çağırmaktır. Sadece ‘mücadele’nin değil, ‘örgütlü mücadele’nin önemini halka anlatmak; hem örgütün evrinmesi, hem zorbanın devrilmesi mücadelesinde bizzat saf tutmaktır.

Bu ülkenin zalime sözünü sakınmayan onurlu aydını az değil. Ama gücü az. Yani sayı ile güç arasında orantı ters! Bunun en temel nedeni örgütsüz olmaları değil mi? Değilse ne?

Aydınların devrimci örgütte saf tutmaları, halka güven, umut ve bilinç kaynağıdır. Halkımızın buna her zamankinden fazla gereksinimi var. Tarihteki nice aydını bugün derin bir saygıyla anıyor olmamızın nedenlerinde biri de, yaşadıkları dönemde bu işlevi görmüş olmalarıdır.

Faşizme karşı en güçlü, en aşılmaz barikat halkın örgütüdür. Bir aydın için, emekçi halkın barikatına harç taşımak kadar kutsal, insani, onurlu ve vicdani ne olabilir?

Biline ki: örgütlenmenin tersi teslimiyettir!

(SolHaber)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1844