ANADOLU DEVRİMİ VE RESTORASYON DÖNEMİ

~ 29.10.2010, Aydın CINGI ~

Ara sıra gündemin kısırlaştırıcı etkisinden sıyrılarak olaylara geniş açıdan bakmak, yaşanılan dönemi insanlık tarihi bağlamında yerli yerine koymak açısından yararlı oluyor. Günümüz Türkiye’sinde olan bitenler de, biraz yukarıdan bakıldığında, partiler arası çekişme ve türban kavgalarının ötesinde bir anlam kazanıyor.

Toplumsal düzenin ani biçimde değişmesi, gününü yaşayıp gitmekte olan insanların rahatını kaçırır. Devrimler, bu nedenle, içlerinde karşıt akımların tohumunu taşırlar. Kemalist Devrim de Anadolu insanının yüzlerce yıllık alışkanlıklarını altüst etmiş, bazı kesimlerin kendilerini dışlanmış hissetmesine neden olmuştur. Esasen toplumun hiçbir katmanını dışlamamış devrim yoktur. Bu nedenledir ki, devrimin dışladığı sosyal kategoriler durmaksızın eskiye dönüş için çaba harcarlar. Bunlar, bir süre sonra iktidara tırmandıklarında da devrimin getirilerini aşındırır, devrim öncesi düzeni olabildiğince geri getirmeye çalışırlar. Özetle, er ya da geç her devrimin getirdikleri, öz ya da -daha çok- biçim olarak, tümüyle ya da kısmen yitip gider. Gelgit durulup durum normalleştiğinde ise, yalnızca toplumsal dokuya işlemiş devrimlerin kazanımları kalıcılık edinebilir.

Bu tür geri dönüşlere, tarihte, “restorasyon” dönemleri denir. Latince “restaurare”den gelen deyim, eskinin yeniden yapılandırılması anlamına gelir. Siyasal literatürde en çok bilinen “restorasyon” örneği, Fransız İhtilali’ni izleyen 1814-1830 monarşisi ve 1830-1848 Louis Philippe meşrutiyet rejimidir. 1789’da yıkılan krallık, rejim “restore” edilerek, yeniden tesis edilmiştir. Ne var ki, eski biçim geri gelmiş; ama devrimin özü kalıcı olmuştur.

Kralı kovan Cromwell’den sonra, İngiltere’de, 1661’de, Stuart Hanedanı’nın yeniden iktidara gelmesi, “restorasyon”un daha da erken bir başka örneğidir. Her restorasyon dönemi de olumsuzluk içermez. Örneğin bilinen örneklerden Japonya’da, 1868 Meiji Restorasyonu bir tür çağdaşlaşma sürecidir. İspanya’da kırk yıllık faşist Franko rejimi 1975’te yıkıldıktan sonra, faşizm öncesi rejim restore edilmiş ve çağdaş demokratik değerlerle bütünleştirilmiştir. Çok yakınlardan bir başka örnek, 1917 Sovyet Devrimi’nin oluşturduğu komünist rejimin yıkılışını takip eden dönemdir. Gerçi devrimin yıktığı çarlık rejimi geri gelmemiştir, ancak, 1917-1991 arası proletarya adına tüm yapılmış olanlar o dönemde biriktirilmiş tepkiyle yok edilmiş, o dönemin “antitezi” niteliğinde bir rejim egemenlik edinmiştir.

Aslında, toplumsal dokuyu gerçekten derinden etkileyip değiştiren devrimlerin kazanımları, restorasyon dönemlerinde tümüyle yitip gitmezler. Örneğin Fransız İhtilali’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik (dayanışma)” ilkeleri insanların zihnine silinmeyecek biçimde kazınmış ve (1914-1948) restorasyon dönemi dahil, hiçbir dönemde etkileri kaybolmamıştır. Anadolu Devrimi’nin getirmiş bulunduğu aydınlanma değerlerinin belirli bir bölümü de, bugün içine yuvarlandığımız ve bir süre daha devam edeceği belli olan “restorasyon” döneminin aşındırıcı etkisine direnecektir. Çünkü Fransız İhtilali gibi, Anadolu İhtilali de kendi prototipini yaratmış ve ürettiği değerlerin önemli bölümü kalıcılık kazanmıştır.

İçinde bulunduğumuz geriye dönüş sürecinin önder kadroları, AKP ve yandaşları; simgesi ise türbandır. Yineleyelim. Hiçbir devrimin, toplumun dokusunu bir ölçüde zorlayarak benimsettiği değerleri hiç eksiltmeden sonsuza değin koruyabildiği görülmemiştir. Öte yandan, türbanda simgesini bulan bilek güreşinin sonucu da bellidir. AKP’nin üst kadroları gidişin bilincindedir. O nedenle, türbanın üniversitelerden öteye taşmaması hususunda hiçbir angajmana girmiyorlar. Toplumsal basıncın yönünü bilen YÖK başkanı da, aynı nedenle, formel hukuku göz göre göre çiğneme cesaretini kendinde bulabiliyor. Görevi gereği, hukuk devletini en azından biçimsel olarak korumaya çalışan Yargıtay Başsavcısı’na edilmedik hakaret bırakılmıyor. Dönem gereği her şeyin sırasının geleceğini bilen Başbakan, TBMM’ye türbanla giremediğinden yakınan AKP’li kadına “çocuk dokuz ay on günde oluyor” diyerek sabretmeyi öğütlüyor.

AKP için, bu konuyu önümüzdeki seçimde de kullanmak, kuşkusuz ki, şimdi çözüme bağlamaktan daha kazançlıdır. AKP, türbanı, seçmenin önüne bir kez daha “mağdur” kisvesiyle çıkmak için kullanacak. Erdoğan, ülkenin “tek adam”ı ve dünyanın en kudretli başbakanlarından biri olarak “dışlanmışlığın ne olduğunu bilmek”ten dem vuracak. Dönemin geriye dönük akışından yararlanmak amacıyla, Anadolu Devrimi’nin dışladığı kategoriye ait olduğunu seçmen çoğunluğuna anımsatıp duracak. Bu öyle bir dönem ki, devrimin değerlerini tümüyle elden çıkarmamak için getirilerden bir kesiminin gözden çıkarılması gerekiyor. Türbanın kadını özgürleştirebildiği yolundaki sav peşinen kabul edilecek. Kamu alanını ya da üniversite öncesi eğitim kurumlarını kurtarma koşuluyla üniversitelerde türbana yol açılacak. Ancak restorasyon döneminin mağrur yönlendiricileri bu kadarla yetinmeyecek; zamanı “bekleyecekler”.

AKP üst kadrosunun türbanı bir kişisel özgürlük konusu gibi görmediğini, tüm kadınların başları kapalı birer kuluçka makinesine dönüşmesinden çok hoşlanacağını hepimiz pekala biliyoruz. Ancak, buna, öncelikle toplumun çok önemli bir kesiminin varlığı engeldir. Nitekim toplum, bizzat Başbakan tarafından iki “ayrı ve zıt” kesim gibi ele alınarak, belirli değerlerden şaşmayanlara şöyle söyleniyor: “Biz size karışıyor muyuz? İstediğiniz gibi yaşamıyor, eğlenmiyor musunuz?

Yukarıda öne sürülen görüşler toplumun yalnızca iç dinamiklerini dikkate alıyor. Oysa günümüz dünyasında dış dinamikler de toplumun yönlenişinde en az bir öncekiler ölçüsünde rol oynayacaklar. “Küresel” dünya artık her şeyi görüyor, anlatılırsa anlıyor ve de Türkiye’yi etkiliyor. Esasen o nedenle Egemen Bağış Beyefendi, Kılıçdaroğlu’nun AB Komiseri Füle’ye iktidarın icraatından yakınmasına; CHP’nin uluslararası ilişkiler kurmasına, Avrupalı dostlarıyla görüşmesine öfkeleniyor. İstiyor ki, şimdiye değin olduğu gibi, yalnızca o konuşsun, olguları kendi amacı doğrultusunda eğip bükme özgürlüğü tekelinde kalsın. Ne var ki, bunlar artık olanaksız. AKP, geriye dönüş yolunda özgürlükleri kısıtladıkça ve demokrasiyi zorladıkça karşısında, kaçınılmaz olarak, dış dünyayı bulacak.

Gerçekten de bu dönemi az ya da çok yoğun biçimde yaşayacağız. Daha 1930’larda uç veren ve 1950’lerden bu yana bastırıldıkça güçlenen siyasal tepkiler AKP eliyle bir tür “restorasyon” dönemine dönüştürülüyor. Bir sosyal ve siyasal ayıp gibi algılatılan “Jakobinizm” deyimiyle özetlenerek aşağılanan Anadolu Aydınlanması’nın getirileri belirli ölçüde aşındı, aşınacak. Beğenelim beğenmeyelim, son yıllarda pek çok şey değişti ve değişecek. Bir geriye dönüş yaşanmakta ve yaşanacak. Ancak, karamsarlığa yer yok; aydınlanma değerlerinin özü, Anadolu Devrimi’nin yarattığı yurttaş prototipinde yaşamayı sürdürüyor. Ayrıca, dışımızda da bir dünya var ve o dünya tersine dönmeyecek.

Aydın CINGI | Tüm Yazıları
Hits: 2416