PARADİGMA DEĞİŞİYOR!

~ 04.03.2017, Av. Başar YALTI ~


İktidar hakikatle ilgilenmez, kendisi hakikat üretir.

Foucault

 

İnsan hakları mücadeleleri, devlet iktidarına karşı yürütülen, iktidar yetkisini hukukla sınırlama amacı taşıyan özgürlük mücadelelerdir. İnsan hakları mücadelesinde niteliksel dönüşüm, hakların neler olduğunun yazılı belgeler olarak iktidar gücüne kabul ettirilmesiyle sağlanmıştır. Mücadele sürecinde, giderek çoğalan insan hakları listesini devlet otoritesine kabul ettirmede daha ileri bir aşama ise Anayasacılık hareketleri olarak bilinmektedir.

Anayasacılık hareketlerinin arka planını, güçlenen burjuvazinin mutlak monarşiler karşısındaki zayıf ve korumasız durumdan kurtulma çabaları oluşturur. Bu çaba ve mücadeleler sonucunda elde edilen burjuva hakları, iktidar gücünü kullananları sınırlayan yazılı belgeler olmanın ötesine geçerek sistemleşmiş, temel yasa niteliğinde, kolayca değiştirilemeyen anayasaların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Tarihsel açıdan insan haklarının ilk yazılı belgesi, İngiltere’de krala kabul ettirilen 1215 tarihli Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) olarak bilinmektedir. 1628 tarihli The Petition of Rights olarak bilinen Haklar Dilekçesi, insan haklarını daha ileri aşamaya taşımıştır. 1679 tarihli Habeas Corpus Act adlı belge ile idari eylem ve işlemler yargı denetimine bağlanmış ve keyfi tutuklamalar yasaklanarak insan hakları konusunda ciddi ilerlemeler sağlanmıştır. Bu süreç sonunda parlamento, İngiltere’de egemenliğin temsil edildiği tek merkez olmuş, kral veya taç, geleneği temsil eden bir sembole dönüşmüştür.

İngiltere’deki bu gelişmeler, Fransa’da ve Amerika kıtasında yankı bulmuştur. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, insan haklarını dünyaya tanıtmakla kalmamış, insan haklarının hayata geçmesi bakımından günümüzde de önemini koruyan bir belge olmuştur. İlk anayasa ise 1787 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerinde kabul edilmiş, bunu 1791 tarihli Fransız anayasası izlemiştir.

Anayasacılık hareketleri, geç de olsa Osmanlı İmparatorluğunda da etkisini göstermiştir. Çöküş sürecine girmiş Osmanlı’nın, siyasal, ekonomik, askeri vb nedenlerle Batı ile temasını artırdığı dönemin bir sonucu da anayasacılık konusundaki gelişmeler olmuştur. Bu çerçevede Ülkemizde anayasal sisteme geçişin kronolojisini; 1808 Senedi İttifakın imzalanışı, 1839 Tanzimat Fermanının yayınlanışı, 1856 Islahat Fermanının yayınlanışı, 1876 Anayasasının kabulü, 1909 değişiklikleri, 1921, 1924 anayasaları, 1961 Anayasası, 1982 Anayasası olarak sıralayabiliriz. Görüldüğü üzere, bugünkü demokratik düzeye ulaşmak için bizde de neredeyse iki yüzyıla yaklaşan tarihsel bir geçmiş ve anayasacılık birikimi bulunmaktadır.

Tarihsel ve sosyolojik arka plan ve felsefi gelişmeler tüm dünyada anayasacılık hareketini hep daha ileri bir aşamaya taşımış, demokratik devletlerin neredeyse tamamında iktidar gücünü sınırlayan anayasaların varlığı günümüzde kaçınılmaz hale gelmiştir. Artık, anayasası ya da anayasal bir düzeni olmayan demokratik bir devlet düşünülmemektedir. Anayasal düzen denildiğinde ise devletin temel organlarını düzenleyen ve devlet vatandaş ilişkisinin ilkelerini belirleyen yazılı ve yazılı olmayan kuralların bütünü anlaşılmaktadır.

Anayasacılık hareketlerinin arka planında insan hakları mücadelesi yer aldığından anayasalar öncelikle, yurttaşların sahip oldukları haklar ve özgürlükleri garanti altına alan düzenlemeler yapar. İkincil olarak temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlayacak olan devletin temel yapısı, örgütlenişi ve işleyişi anayasa ile düzenlenir. Böylelikle, toplumsal hayatın ve devletin içinde bulunduğu hukuk düzeni anayasal düzenlemeler yoluyla tanımlanır.

Anayasada yer alan haklar ve özgürlüklerle, iktidar gücünü kullananlara tanınan yetkiler arasındaki ilişki, o devletin siyasal karakterini ortaya koyar.

Anayasalar aslında sınıfsal mücadelelerin belgesidir. Bu nedenle anayasa ile yapılan düzenlemelerin tanımladığı bir başka önemli husus, toplumsal düzene sahip olan ideolojik çerçevenin belirlenmesidir. Anayasayı yapan güç, devlet ve toplum düzeninin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel çerçevesini de belirlemiş olur. Buna bağlı olarak devletin tüm organları ve ideolojik aygıtları, anayasa ile belirlenmiş ideolojinin yaşamasına hizmet edecek şekilde görev üstlenirler. Devletin idari örgütleri ve kadroları; hukuk sistemini, eğitim sistemini, basın kuruluşlarını, medya ortamını, gerektiğinde halkın kutsal kabul ettiği değerleri (din ve milliyetçilik duygularını) kullanarak anayasa ile tanımlanmış ideolojiyi yurttaşlara benimsetmeye çalışır.

Ancak toplumsal yapının dinamikleri, anayasa ile tanımlanan ideolojiyle çatışan, onu değiştirmeye çalışan sonuçlar üretmekten geri durmaz. Amacı, sadece devlet olanaklarını paylaşmak ve kullanmak için iktidarı ele geçirmek olanlar, genellikle aynı ideolojinin sınırları içinde kalarak, tıpkı bir sarkaç gibi gel-git şeklinde sistem içi siyasal mücadelede bulunurlar.

Bazen de farklı sistemleri / ideolojileri toplumsal düzene hakim kılmak amacıyla mücadele verilir. Toplumsal düzen ve hukuku, paradigma değişimine zorlanır. Kurtuluş Savaşı sonrasında, 1923 tarihinde, monarşik bir devlet sisteminden (padişahlıktan) cumhuriyete geçilmesi böyle bir paradigma değişimi sonucu yaşanmış olup, bu değişim sonucunda gerek devlet sisteminde, gerekse toplumsal yaşamda köklü değişimler gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetimizin devrimci karakteri bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Bilindiği üzere paradigma, bir modele, bir değerler dizisine, yeni ve bütüncül bir bakış açısına ve anlayışına verilen isimdir. Cumhuriyetin ilanıyla, padişahlık ve hilafet kaldırılarak, aydınlanma felsefesi ışığında, çağdaş uygarlık hedefine ulaşmayı amaçlayan ve egemenliği tek kişiden alarak millete veren bir değişim yaşanmıştı.

TBMM den geçerek 16 Nisanda halkoyuna sunulacak anayasa değişikliği ise, egemenliği tek kişiye vererek, Cumhuriyetin ortaya koyduğu paradigmanın tersini yapmaktadır. Siyasal iktidarın 14 yıllık hazırlığın sonunda varmak istediği yer, gerekçesi ne olursa olsun, Cumhuriyet değerlerine zıt bir paradigma değişikliği hazırlığıdır. Bunu görmek ve kavramak gerekiyor. 16 Nisanda oylanacak anayasa değişikliğiyle Türkiye Cumhuriyetinin siyasal karakteri değiştirilmek isteniyor. Yeni Osmanlıcılık adı altında siyasal İslam’a dayanan ve hilafetin çağdaş versiyonunu canlandırmayı amaçlayan bir hedefe hukuksal zemin hazırlanıyor.

Üstelik siyasal iktidarın temsilcileri, anayasa değişikliği ile hazırlanan hukuksal kılıfın nereye doğru evrileceğini açık açık söylemekten çekinmiyorlar. Anayasa değişikliğini savunanlar, tüm yetkinin bir kişide toplanacağını belirtirlerken, bunun sonucu olarak vesayetten ve prangalardan kurtulacaklarını öne sürüyorlar. Anayasa değişikliğini savunan iktidarın ‘prangalardan kurtulma’ iddiasının kapsamına yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin iktidar karşısında güvence altına alınması isteği girmiyor. Onların kastının, klasik vesayet odağı olarak iddia edilen silahlı kuvvetlerin düzen üzerinde artık bir vesayeti kalmadığına göre, mevcut anayasanın denetim mekanizmaları olduğu anlaşılıyor. Bunun anlamı ise çok açıktır: siyasal iktidar mevcut anayasada yer alan haliyle bile özgürlüklerin ve güçler ayrılığının kendisine ayak bağı (pranga) olduğunu düşünmekte ve bundan kurtulmak istemektedir.

Bilindiği üzere demokratik bir anayasal düzen; devlet yetkisinin, anayasanın belirlediği organlar tarafından ve anayasada belirlenen sınırlar içerisinde kullanmasını öngörür. Anayasal sistemde yasama organı dahil her organın kullanacağı yetkinin sınırları belli edilmiştir. Anayasal organlar güçler ayrılığı denilen bu ilke çerçevesinde hareket ederler. Anayasa ile tanımlanmış hükümlere, bu arada anayasada sayılmış olan temel hak ve özgürlüklere ne yasama, ne de yürütme organı dokunmaz. Anayasal düzen, dokunma olasılığına karşı yargı organını kurarak, hakları koruma altına alır. Bu şekilde denge ve denetleme mekanizmaları yoluyla devlet iktidarı sınırlandırılmış ve yurttaşların temel hak ve özgürlükleri korunmuş olur. Anayasal sistemin özü budur.

Mevcut siyasal iktidar anayasal sistemi bir pranga olarak görüp, ‘prangadan kurtulmak’ istiyorsa, bu arzunun açık adresinin Cumhuriyetin kurucu değerleri ile laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olma özellikleri (Anayasa m2) olduğu çok bellidir.

Yoksa biliyoruz; ekonomik, sosyal, siyasal hiçbir parametre, değişikliği savunanların, ‘istikrar olunca, kararlar tek merkezden verilince Türkiye şahlanacak’ söylemini doğrulamıyor. Anayasa değişikliği yoluyla kurmayı düşündükleri ve bilinen hiçbir demokratik sisteme benzemeyen şeflik yönetiminin, sürekli hale dönüşecek bir olağanüstü hal düzeni ile devlet sisteminin İslam anlayışına göre yapılandırılmasından başka bir işlevi olmayacaktır.

Çünkü siyasal iktidar, mevcut anayasal sistemden yararlanıp iktidar olunca, devletin ideolojik araçlarını birer birer ele geçirip, halkın kutsal değerlerini, din ve milliyetçiliği de kullanarak;

Devlet kadrolarını,

Hukuk düzenini,

Eğitim düzenini,

Medyayı ve

Siyasal sistemi tamamen kendi anlayışına göre yeniden yapılandırdı ve zihinsel arka planda düşündüğü sisteme hazır hale getirdi. Bu nedenle de mevcut anayasal sistemin dışında tutum ve davranışlar sergilemeye başladı. Veciz şekilde dile getirildiği üzere, Cumhurbaşkanının kullandığı fiili yetkiler hukuki duruma uymamaya başladı. Öyle ise fiili durum hukukileştirilmeliydi.

Anayasa değişikliği ile yapılmak istenilen Cumhuriyeti ve demokrasiyi güçlendirmek değildir. Toplumsal üretimi artırmak, hakça bölüşmek, kalkınmak, insan haklarını, özgürlükleri, adaleti, barışı sağlamak hiç değildir. Zaten anayasa değişikliğinin gerekçesinde bu kavramlara yer verilmemiştir. Hukuk tanımayan, anayasal düzeni tanımayan, kendi zihinsel arka planında başka toplumsal düşleri olan siyasal harekete, istikrar ve vesayetten kurtulma adı altında yeni bir meşruluk alanı açmak, istediği hedefe kendisini götürecek hukuksal bir tramplen hazırlamaktır.

Foucault’nun dediği gibi, iktidar aslında anayasa değişikliği yoluyla kendi gerçeğini inşa ediyor. İslamcı anlayışın iktidarını kuruyor.

Oysa insanlığın 1215’lerden beri sürdürdüğü özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi ve barış içeresinde bir arada yaşama mücadelesi ülkemizde Cumhuriyetle taçlanmıştı.

Karşı karşıya kaldığımız seçim, Anayasanın 2. Maddesinde tanımlanmış Cumhuriyet mi, yoksa yeni bir paradigma olarak hilafet özentili otoriterlik mi?

16 Nisanda bunun kararı verilecek…

 

Av. Başar YALTI

 

 

Av. Başar YALTI | Tüm Yazıları
Hits: 1261