"Vahşi batı" kanarya sevenler derneğini ne zaman sever?

~ 01.08.2016, Bülent SOYLAN ~

Haydi, asıl konuya bir fıkrayla girelim:
Kumar oynamanın çok sıkı takip edildiği bir ülkede adamlar “Kanarya Sevenler Derneği gibisinden tanıtılan bir yerde “kare”yi kurmuş, hararetle poker oynarken o mekânı aniden polis basıyor. 
Masada iskambil kâğıtları, markalar, paralar yani bu konuda kendilerini suçlamaya yarayacak ne kadar malzeme varsa hepsi ortalıkta…

Ama kumarbazlar, yine de durumu inkâr edip kendini kurtarma gayretiyle önlerindeki suç delili olabilecek her şeyi diğerinin önüne ittirmeye başlıyorlar.

Ve tabii… Sonunda o kartlar, markalar, paralar masadakilerden en beceriksizleri olan dördüncü kişinin önünde kalıyor.
Polis kumarbazları suçüstü basmaktan memnun ve o rahatlıkla masadakileri tek tek sorguya çekmeye başlıyor.
Birinci adama soruyor:

- “Burada kumar oynuyordun değil mi?” 
-“Hayır memur bey, ne alakası var? Gördüğünüz gibi siz geldiğinizde ben sadece arkadaşlarla oturmuş bu masada çay kahve içiyordum. Zaten elimde ne kâğıt, ne marka ve ne de kumar oynayacak para var…”
Polis, nasıl olsa her şey masada diye ona daha fazla yüklenmiyor; “Hımm… Peki peki, anlaşıldı” deyip ikinci adama geçiyor; ondan da aynı cevap… 
Sonra üçüncüsü…

O da aynı şeyleri söyleyince; bu sefer önünde yığılı kartlar, markalar ve paralara yakalanana dönüyor ve “Hah” diyor, “hadi onlar inkâr ediyor, ama senin durumun ortada. Söyle bakalım şimdi; sen de mi bu masada oturduğun, kağıtlar, markalar ve paralar önünde olduğu halde kumar oynamıyordun?”
Ama bu dördüncüsü hepsinden pişkin çıkıyor:
Sırıtaraktan:
“Yahu memur bey” diyor, yani sen şimdi benim kendi kendime kumar oynadığımı mı söyleyeceksin? Var mı böyle bir kumar usulü bu dünyada?

*
Evet, doğru söylüyor aslında; bu dünyada hiçbir “oyun” öyle her şeyden bağımsız ve kendi başına oynanmıyor.
Ortada bir oyun varsa birden fazla da tarafı var.
Nitekim “siyasi” dediğimiz “oyun”lar da böyle…
Karl Marks çok kabaca şöyle diyor bu konularda:
“Toplumun bir alt yapısı, bir de üst yapısı vardır ve alt yapı üst yapıyı belirler.”
O alt yapı; her türlü ekonomik ilişkiler, iktisadi-finansal faaliyetler ve üretim biçiminden oluşur.
Üst yapı ise hukuk ve devlet sistemidir…”
Yani bu âlemde üst kat “siyaset” ise alt kat “ekonomi”dir.
Ona göre bütün bu siyasi olaylar aslında meselenin altında yatan ekonomik olayların “üst”e yansımasıdır.

Fıkradaki zoraki savunma gibi; “Siyaset, kendi başına oynanan, ekonominin dışında bir oyun değildir” demeye getiriyor.
Gerçekten de, günümüz dünyasında yaşanan pek çok siyasi olaya magazinsel değil de derinlemesine bakıldığında “yüzeysel” siyasi nedenlerin altında doğrudan ya da dolaylı ama ciddi ekonomik çıkar çatışmalarının, derin taraftarların ve onların paylaşım meselelerinin olduğu görülüyor.

Örnek mi?
En tartışması olanı, siyaseten “Arap baharı” diye süslenen ama aslında, ekonomik olarak petrol havzalarına, enerji yollarına sahip olabilmek amacıyla büyük güçler tarafından tahrik edildiği ortada olan Kuzey Afrika ve Orta-doğudaki kalkışmalar...

Buraları hareketlendiren, kaosa düşürenlerin aslında “demokrasi getirme” derdinde olduğuna hala inananlar var mıdır acaba?
Bir dilim ekmeğe, bir bardak temiz suya hasret bırakılmış koca bir Afrika kıtası bildik bileli “kırılırken” onların yaşamsal ihtiyaçlarını görmeyip “biz size demokrasi getireceğiz” gibi siyasi söylemlerle bir başka köşeyi, petrol yatağı Libya’yı ayaklandıran “Vahşi batı”nın bu işi sadece kendi çıkarı için yaptığını görmemek mümkün mü?

Arap yarım adasında, Körfez’de hala krallıklar emirlikler ve orta çağ karanlığı hüküm sürerken onlara “nerede sizin demokrasiniz” denmeyip, her nedense Irak ve Suriye’ye demokrasi getirilmesi(!) iddiasıyla ortalığın kan gölüne döndürülmesinde, öyle “diktatörlüğe karşı durma” falan gibi gerekçelere inanmak mümkün mü? Bu işlerin asla “demokratik” değil, tamamen “ekonomik” olduğunu bilmiyor muyuz?

“Dış politikada, devletlerin arasında dostluk-düşmanlık olmaz, sadece karşılıklı ekonomik çıkar ilişkileri olur” denmez mi?
Dış politika bilgisinden biraz nasibi olanlar bile bunu bilmezler mi?
Dolayısıyla, “siyaseti” ve özellikle büyük sonuçlar yaratacak “siyasetleri” her zaman “geri plandaki ekonomik amaç” ile anlamaya çalışmak gerekir.

*
Türkiye’nin kuruluşundan bu yana yaşadığı “siyasi” olayların tümünü değerlendirirken de böyle bir bakış açımız olmalıdır..

-Ortadoğu’daki Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün’ün Suudi Arabistan’ın sınırları “batı” tarafından cetvelle çizilirken masada bu ekonomik hesaplar vardı. 
Küllerinden doğduğumuz Osmanlı, Sevr’de imzası olan batılılar bu toprakları kendilerine sömürge etme arzusuyla bölüşmüştü.

-Türkiye Cumhuriyeti, Türk halkının bu paylaşımcılara karşı bayrak açıp “kendine” güvenli, özverili, ve tam bağımsızlıkçı aşklarıyla kurulmuştu. Türkiye bunu Lozan’da tescil ettirirken karşılaştığı en büyük direnç “imtiyazlar” meselesi olmuştu. Bilindiği gibi “imtiyaz” denen uygulama Avrupalıların bu ülkedeki ekonomik çıkarlarıydı.

-Türkiye’ye ikinci Dünya Savaşı sonrası yapılan Marshall yardımları, sanayileşmenin, demiryolculuğun kötülenip sadece tarıma ve ham madde ihracına yöneltilmemiz, karayoluculuğun teşviki, köy enstitülerinin kapattırılması, hep bu ülkenin batının bir pazarı olarak kalması, elde tutulması içindi. 
O dönemlerin iktidarları bunun için desteklendi.

-Bu gün, emperyalizm ölçülerindeki küresel sermaye ve onun hakim olduğu kimi küresel kurumların Türkiye’ye olan tavsiye(!) ve tavırları hep aynı ekonomik çıkar gözeten bakış açılarından yola çıkmıştır.
Siyasete dışarıdan müdahalelerinin amacı “demokrasi”ye davetten ziyade kendi ekonomik çıkarlarına hizmet ettirmektir.
Bu gerçekler, bizim “Vahşi Batı”dan gelen her türlü “siyasi destek-köstek”lerin arkasındaki “ekonomik” beklentileri çok iyi bilip araştırmamızı gerektirir.

Çünkü onların bu işlerden bir çıkarı varsa acımazlar, Türkiye’nin günün birinde bir Suudi Arabistan krallığı ya da Körfez şeyhliğine dönüşmesi halinde bile “bu nasıl demokrasi” demez. Ama işine geldiğinde oraları için hiç bir şey demediği demokrasi(!) adına bir “Kanarya Sevenler Derneği”nin bile arkasında durur, sahiplenirler.

Kafalar karıştığında, kafalar “kim ne yapıyor, niçin yapılıyor, kime "hizmet" ediliyor, kim kimin yanında ve biz ne yapmalıyız” gibi sorularının cevabı arandığında gerçekleri görmek için olaylara bir de bu açıdan bakılmalıdır.

Böyle bakmayanlar “kanaryaların hangi cesaretle ve kimin desteğiyle şahinleştiğini” anlayamazlar.
Bu nedenle “özellikle” işin ekonomisine de siyasetçi görünümlü derin ekonomistlerine de dikkat edelim.
Zira işin ekonomisini çözemezseniz o siyasetin altındaki gerçeği göremeyebilirsiniz.

Şimdi “O siyasi(!) işlerin arkasında kim vardı acaba?” diyorsanız, sakın laf kalabalıklarına boğulmayın; daha çok bu işin kimin ekonomisine “hizmet” ettiğini görmeye gayret edin.
Görün ve bu ülke insanlarının çıkarları açısından ne yapılması gerekiyorsa onu yapın.

 

 

 

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 524