Yurtta savaş bölgede savaş: Ara rejimden faşizme

~ 27.07.2015, Fatih YAŞLI ~

Rejim inşa eden bir parti” olarak AKP, iktidar olduğu dönem boyunca devlet kurumlarını birer birer ele geçirdi ve onları “parti-devleti”nin birer parçası haline getirdi; ordu, yargı, üniversiteler, bürokrasi… Hepsi AKP rejimine uygun bir şekilde dizayn edildiler.

Bu rejim inşasının zirve noktası Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı makamına çıkmasıydı, ancak rejimin krizi de buradan başladı; çünkü Erdoğan parlamenter rejime göre oluşturulmuş devlet aygıtını başkanlık rejimi gibi yönetmek isteyince ortaya bir yönetememe krizi çıktı.

Rejim açısından bu krizi aşmanın yolu ise zaten nihai hedef olarak belirlenen başkanlık sistemine geçişti, Erdoğan’ın da ifade ettiği üzere “parlamenter rejim bekleme odasına alınmıştı” ve çıkış başkanlıktaydı.

Böylece AKP, anayasal düzeni askıya altına aldığını ve bir “ara rejim”de yaşadığımızı deklare etmiş oldu. Bu ara rejim 7 Haziran seçimleriyle sona erecekti, çünkü seçimden anayasayı değiştirmeye yetecek bir çoğunlukla çıkılacaktı, planlar buna göre yapılıyordu.

Seçimde bu çoğunluğa ulaşmanın yolunun sağ oyları blok halinde toplamak olduğu düşünüldü, bunun için ise yapılacak şey belliydi: Kürt sorununu kaşımak, “kontrollü kaos” aracılığıyla toplumsal kutuplaşmayı/gerilimi artırmak ve böylece HDP’yi baraj altında bırakmak.

Erdoğan önce “Kürt sorunu yoktur, çözülmüştür” dedi, ardından da Kürt sorununa çözüm için deklare edilen Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını ilan etti; ardından ise provokasyonlar, operasyon girişimleri ve bombalamalar geldi

Geldi ama beklenen olmadı, halk mevcut koşullarda sandıkta yapabileceği en iyi şeyi yaptı ve sadece “seni başkan yaptırmayacağız” demedi, AKP’ye de “sana tek başına hükümet kurdurmayacağız” dedi.

Seçim sonuçları AKP rejimi üzerinde ilk birkaç gün şok ve yenilgi hissi yarattıysa da, muhalefetin basiretsizliğinin de katkısıyla, üç beş gün içerisinde kolaylıkla toparlanıldı.

Baykal’ın Erdoğan’ın görüşme teklifini kabul etmesiyle başlayan süreç, MHP’nin Kürt düşmanı tutumuyla katmerlendi ve “%60’lık blok” darmadağın olurken, parti-devleti kendini yeniden tahkim etti.

İşte bu noktada Sarayın “erken seçim” planı da yürürlüğe girdi. Bu plan 7 Haziran öncesinin devamıydı aslında ama çok daha yoğunlaştırılmış bir şekilde uygulanacaktı.

İçeride büyük bir gözaltı dalgası başlatılırken sınır ötesinde de PKK kampları vuruldu, içeride ve dışarıda yeni savaş konsepti ilan edilmiş oluyordu böylece.

Gözaltı dalgası ve operasyonlara bir de HDP’ye yönelik psikolojik savaş taktikleri eklendi ve HDP’nin “terör destekçisi parti” sıfatıyla kapatılması, Demirtaş’a da siyaset yasağı konulması kamuoyunun gündemine getirildi.

Tüm bu sürecin artık “iç meselemiz” haline gelen Suriye’den bağımsız bir şekilde gerçekleşmesi ise düşünülemezdi elbette.

YPG’nin ABD desteğiyle Tel Abyad’ı IŞİD’den alması ve Kobane ile Cizire kantonlarının birleşmesi, böylelikle de sınır hattı boyunca “birleşik bir Kürt coğrafyası”nın ortaya çıkışı “devlet aklı”nı harekete geçirmiş durumdaydı, ABD’yle İncirlik ve IŞİD’le mücadele pazarlığı yapıldı, bunun karşılığında hem Suriye’de “güvenli bölge” hem de PKK’yle savaş izni alındı.

Dolayısıyla AKP rejimi, 7 Haziran’da çözemediği krizini çözmek için, emperyalizmle işbirliği içerisinde, yeni bir savaş konseptini uygulamaya koydu, yeniden silahların konuşmaya başladığı bir konjonktüre girildi.

Dinci gericiliğe, emperyalizme ve savaşa karşı mücadelenin hiç olmadığı kadar iç içe geçtiği zamanlardayız, hepimizin bunun sorumluluğuyla hareket etmesi gereken zamanlarda yani.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1197