KARAR GÜNÜ

~ 06.06.2011, Ali ER ~
Seçimlere sayılı günler kala partilerin meydanlarda ortaya koyduğu temel mesajlar, 12 Haziran’ın tarihimize Cumhuriyetimizin Milli Mücadeleye dayanan temel nitelikleri ile bir hesaplaşma, hatta milli mücadele ruhunun reddi için “halk iradesine ” başvurulan bir karar günü olarak geçebileceğini göstermektedir.
 
Başka bir ifade ile 12 Haziran’da seçimi kim kazanırsa kazansın 1919-1923 yılları arasında Kurtuluş Savaşını veren kadro kazanan veya kaybeden taraf olacaktır.
 
Her ne kadar seçim meydanlarında bir tarafta yolsuzluk, işsizlik, ekonomik zorluklar, bireysel özgürlükler ve YGS sınavı gibi iktidarın yönetim beceriksizlikleri, bir tarafta da şapkadan tavşan çıkarırcasına “çılgın” mı? “bayat” mı? anlaşılmayan projeler, pembe diziye dönen kasetler ile her gün bir yenisi ortaya çıkan ve kod adlarını hatırlamakta zorlandığımız yeni soruşturmalar ve davalar üzerinden propaganda yürütülse de hedef açıktır; Yeni bir Anayasa; yeni bir devlet düzeni, yeni bir toplumsal düzen …
 
AKP yine “Yeni bir Anayasa” ve “ileri demokrasi” vaat etmektedir. Başbakanın ifadesi ile "Türkiye'nin yeni bir anayasaya, demokratik, özgürlükçü, katılımcı, günün gereklerine uygun, ihtiyaçları karşılayan bir anayasaya” ihtiyaç duyduğu herkesin ortak fikridir.
Ancak adeta Başbakanın “söyleyemediklerini söylemekten sorumlu” Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın yeni Anayasası, ne herkesin ortak beklentisidir ne de ortak fikridir. Sonunda Sayın Arınç AKP’nin dilinin altındaki baklayı çıkarmıştır;  'Anayasa'nın ilk üç maddesinden Cumhuriyet dışındakiler değiştirilebilir.”
 
Buna bir ilave de BDP’nin desteklediği “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku” adaylarının Diyarbakır mitinginde gelmiştir. “Ya çok bölgeli Türkiye’ye razı olursunuz ya da iki bölgeli Türkiye olur.”
 
1919-1923 yılları arasında Kurtuluş Savaşına dayanan uluslaşma süreci ve milli iradenin reddi anlamına gelebilecek bu “söylemlere” karşı CHP, Anayasa Vizyonunu ortaya koymuştur.
 
CHP; anayasanın değiştirilemez ilkelerinin pekiştirilmesini; din ve vicdan özgürlüğüne yönelik kısmının devletin dinler karşısındaki tarafsızlığı, dinsel baskıyı engelleme yükümlülüğünü de içerecek biçimde, AİHM kriterleri doğrultusunda yeni anayasanın hazırlanmasını ve barajsız “halk iradesi” ile yazılmasını öngörmektedir.
 
AKP’nin durduğu yerden baktığımızda, yeni Anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği Atatürk ilkelerinin ortadan kaldırılabileceği / kaldırılacağı, başkentin Ankara yerine İstanbul olabileceği, İstiklâl Marşımızın daha oynak bir havada söylenebileceğini görmek mümkündür.
 
Acaba köklerini 1923 felsefesinden alanlar bunları tartışmaya açabilirler mi? İşte bu nedenle “12 Yıl Israrı”[1] başlıklı yazımda ““Türkiye Hazır… Hedef 2023”teki Proje Paketinin de Atatürk İlke ve Devrimleri ile bir asır boyunca kimlik bulan Türkiye Cumhuriyetini hedef tahtasının “12” sine oturtmuş olması olasılığı ister istemez akla geliyor” saptamasında bulunmuştum. Sayın Arınç’ın açıklamaları da bu saptamayı teyit etmiştir.
 
Bırakalım bunları sadece genel hukuk felsefesi çerçevesinde düşünelim; böyle bir değişiklik mümkün müdür? Atatürk’ün gençliğe hitabesinde çok net olarak ifade ettiği “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi görevi” bir partinin iradesi ile ortadan kaldırılabilir mi?
 
Bunu sorarken toplumlar değişmez midir? “Tabuların” prangasında mıdır? Sorusunu da göz ardı edemeyiz. Doğaldır ki; toplumlar çağın akışı içinde değişirler, gelişirler. Bunun aksine uğraşılar, abes ile iştigal etmektir.
 
Bu açıdan, CHP’nin Anayasa Vizyonunda çağın akışı içinde değişim arzusunu görmek mümkündür. İktidar partisi veya diğer partilerce değiştirilemeyecek maddelerle ilgili olarak yapılan beyanlara karşı çağdaş ve gerçekçi bir karşı tez oluşturulmaktadır.
 
Anayasanın değiştirilemeyecek maddelerini değiştirmek isteyenlerle, “Demokratik Özerklik” ve “çok Bölgeli Türkiye” isteyenler, adeta milleti köklerinden koparmak istemektedirler.
 
Ama unutmayalım Anadolu’da halkımız köklerine bağlıdır. Halkımız da temel taşları olan ailelerden farksızdır ve kararlarını aynı mantık sürecinde alır. Ailelerin göç ettiğini, farklı yerlerde ve farklı tarzlarda yaşamaya başlayıp devam ettiğini görebiliriz, ama geçmişini ret ettiklerini görmeyiz. Buna en somut örnek Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızdır. Burada değişime etki eden bir aile bilinci, köklerine bağlılık ve ata toprağı kavramı vardır. Bu nedenle Ata toprağı satılmaz, satanlara da iyi gözle bakılmaz. Ancak zorda kalanlar satarlar ve kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışırlar, çünkü o ata toprağı ailenin geçmişidir, köklerinden geleceklerinin yeşerdiği, çocukluklarının büyüdükleri yerdir. Oralarda annelerinin, babalarının, dedelerinin atalarının kokusunu duyar, izlerini görürler.
 
Ancak bunun dışında başka duygu ve düşünce içinde olanlar da olabilir. Bunlar “ben babamın bana bıraktığı mirası, toprağı istemiyorum. Ben babamla aynı tarzda yaşamak istemiyorum, babamla aynı yerde yaşamak istemiyorum. Atalarımın bıraktığı emaneti reddediyorum” diyenlerdir. Yani kısacası “ölüm hak miras helal”, babam öldü artık ben ne istersem yaparım. Yine de Atalarının emanetini reddedene Anadolu’da iyi gözle bakılmaz.
 
Peki, gelelim asıl konuya. Değiştirilemeyecek maddeler de dâhil anayasayı tamamen değiştireceğim diyenler ne demek istemektedirler anlamaya çalışalım.
 
Öncelikle değiştirilemeyen maddelerdeki hükümler nelerdir acaba?
 
Bu maddelerin kökü 1919-1923 yıllarındaki mili mücadelemize dayanmıyor mu? Dedelerimizden miras ata toprağı gibi bereketiyle Misak-ı Milli sınırları içinde çağdaş Türkiye Cumhuriyetini yeşertmemiş midir? Cevap “evet” olsa da ne yazık ki; bütün bunlar yoğun bir algı yönetimi ile unutturulmaya çalışılmaktadır.
 
Yine “12 Yıl Israrı” başlıklı yazımda sorgulamaya çalışmıştım ama hadi biraz daha ileri gidelim ve sorgulayalım; değiştirilemez maddeleri değiştirmeye TBMM’nin yetkisi veya gücü var mıdır? Buna AKP hiç değinmemektedir; özür dilerim hatalı bir saptamada bulundum;  bu konuda AKP yetkinin millette olduğunu ve milli iradeyi de kendisinin temsil ettiğini ifade etmektedir.
 
Şimdi soruyu yineleyelim; Türk Halkı’nın anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmeye, yani kendisine emanet edilen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ana esaslarını değiştirmeye yetkisi ve gücü var mıdır?
 
Gücü tabii ki vardır. Pek tabii ki Türk Halkı yeni bir kurucu iktidar olduğunu ifade eder ve bu esasa göre yeni bir anlayışla, farklı bir anayasa yapabilir. Kurucu meclisini seçer ve gerekli süreçler tamamlanır, yeni düzen kurulur.
 
Ama bu yeni düzen ata toprağından, ata emanetlerinden vazgeçtiğimiz ve yeni bir hayat tarzı seçtiğimiz anlamına gelir. Atatürk ve arkadaşları da Osmanlı İmparatorluğu’nun emanetini reddetmişler, teokrasiye ve ümmetçiliğe dayanmayan, tek uluslu ve milli egemenliğe dayanan bir devlet kurmuşlardır. Ancak Atatürk ve arkadaşlarının reddettiği ata mirası değil Osmanlı hanedanıdır. Aksine yüzyıllarca bir hanedan tarafından el konulan mirasın asıl sahiplerine teslim edilmesidir.
 
Peki, Atatürk ve arkadaşlarının –ki arkadaşlarının arasında hepimizin dedesi ve ninesi de var– Kurtuluş Savaşı’nı yaparak –şehit, gazi olarak, sakat kalarak, evlat vererek– bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında yaşamayı kabul eden Türk Halkı’nın böyle bir yetkisi var mıdır?
 
İsterseniz bu konuda bir cevap vermeden önce etrafımızda olanlara ve konuşulanlara bir bakalım.
 
Ne yazık ki; halkımızın bu soruya olumlu cevap verilebilmesi için “milli irade, millet iradesi, milli egemenlik, demokrasi, kurucu iktidar, kurucu meclis, cumhuriyet” üzerinden aldatmacalar yapılmakta, bazı kavramlara anlamlarından farklı yeni anlamlar yüklenmektedir. Fiilen Halkımız adeta zorla ikna edilmeye çalışılmaktadır.
 
Sık sık AKP’den “milli irade benim” “ben milli iradeyi temsil ediyorum”, ifadelerini duyuyoruz. İlginçtir pek de itiraz eden çıkmamakta, adeta toplumun her kesimi de buna razı olmaktadır.
 
Acaba milli irade nasıl ortaya çıkar? Bunun düşünülmesi gerekir. Milli irade milletin günümüzde yaşayan kesimi olan halkın iradesi ile ortaya çıkar. Demokratik toplumlarda Halk, millet adına iradesini seçim vasıtası ile gösterir. Ancak iktidar olan düşünce çoğunlukla desteklenen düşüncedir yoksa milli iradenin tamamını yansıtan düşünce değildir.
 
Kimse kusura bakmasın, milli irade iktidardaki düşüncede veya partide vücut bulmaz. Ancak adaletli seçim ve temsil sisteminin sonucunda oluşacak yasama gücünde, Mecliste vücut bulabilir.
 
Bu nedenle “Milli İrade Benim” diyen bir iktidar “ben ne dersem milletin iradesini temsil ediyorum” diyen bir iktidar kabul edilemez.
Bu tür ifadelerin tanımladığı sistem, demokrasi değildir, bizi demokrasiden farklı bir alanlara götürür.
 
Millet egemenliği dikkate alındığında, millet adına karar verecek olan Türk Halkı kendisinden daha önce yaşamış olanları, onların duygu ve düşüncelerini bununla beraber günlük şartların gereklerini ve gelecekteki çocuklarımız ve torunlarımızın durumlarını düşünerek iradesini oluşturacaktır.
 
Öyle ise yukarıdaki sorumu bir kez daha soruyorum. Milli egemenliğe dayanan bir halk olarak devletimizi kurduğumuza göre, bize milli egemenliğe dayanan Türkiye Cumhuriyeti emanet edildiğine göre, biz yani Türk Halkı, bize emanet edilen Devletimizin dayandığı ana esasları değiştirmeye yetkili miyiz?
 
Değiştirdiğimizde ilelebet muhafaza ve müdafaa edeceğimize söz verdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti hâlâ var olacak mıdır?
 
Cevap kocaman bir “Hayır” dır.
 
Türk halkı Kurtuluş Savaşını ve şehitlerini, gazilerini reddetmedikçe onların bize kanlarından canlarından emanet bıraktıkları Türkiye Cumhuriyeti’nin ana esaslarını değiştirilmesi mümkün müdür? Bir kez daha Hayır…
 
Bu nedenle “Milli Mücadele ruhu ile Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran dedelerimiz ve ninelerimizin “yedi düveli” dize getiren milli iradesinin bu seçimlerde oylandığını, kabul veya ret aşamasına geldiğimizi oyumuzu vermeden bir kez daha düşünme zamanıdır.
 
 İşte bu nedenlerle 12 Hazirandaki seçim; geçmişi reddedip yeni bir anayasal düzen, yeni bir toplum yaratacağım hatta yeni bir devlet kuracağım diyen düşünce ile çağdaş ilkeler ışığında Milli Mücadele ile kazanılan emanete sahip çıkılmasının gerektiğini savunan düşünce arasında yapılacak tercihlerin seçimi olacaktır.
 
Son Not: En azından Atatürk’ün Gençliğe hitabesinin ilk ve son cümlelerini yeniden hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
Hits: 1852