Alatlı'nın Rönesans'ı, bizim yeni Ortaçağımız

~ 15.12.2014, Fatih YAŞLI ~

Adı “Milli” kendisi “Dini” Eğitim Şurası’nda laikliğin ruhuna “el Fatiha” denmesinin yankıları sürerken, Erdoğan bu sefer de Din Şurası’nda konuştu ve “isteseniz de istemeniz de Osmanlıca öğreneceksiniz”in gölgesinde kalan ama kesinlikle ondan çok daha önemli olan şu cümleleri sarf etti:

"Bunlar kendi elleriyle yurttaş dini benzeri dinler icat ederek, İslam’ın karşısına kendi yapay dinlerini koymalarının çabası içinde olduklarını bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar. 'Din ve devlet işleri ayrı olsun' diyerek, dine karşı her saldırıyı meşru görenler, kendi yapay dinlerini devlete egemen kılmanın mücadelesini verdiklerinin bilincinde değiller."

Bu cümleler iki açıdan önemlidir. Birincisi, “yapay bir din” denilerek yurttaşlık İslam’ın karşısına yerleştirilmiş; ikincisi, laiklik dine saldırının meşrulaştırılması için kullanılan bir araç olarak damgalanmıştır!

Bu iki cümle, geldiğimiz noktada meselenin 1923’le ve Cumhuriyet’le hesaplaşmanın da ötesine geçtiğini ve hedef tahtasına bu coğrafyanın Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan bütün bir ilerici birikiminin yerleştirildiğini göstermektedir.

Çünkü Türkiye’de yurttaşlık ve laiklik fikrinin ortaya çıkışının tarihi 1923’ten de öncesine uzanır; örneğin 1839 Tanzimat Fermanı, tebaadan yurttaşa geçiş için atılmış son derece önemli bir adımdır; benzer bir şekilde, seküler eğitim kurumlarının ortaya çıkışı da Cumhuriyet’ten öncedir. İslamcıların “Ulu Hakan” diye kutsadıkları II. Abdülhamit bile bu tür kurumları açmış, desteklemiştir.

Hem yurttaşlık, hem de laiklik Fransız Devrimi’nin insanlığa bir hediyesidir ve bütün gerici-otoriter rejimler bu ikisini her zaman hedef tahtasına yerleştirmişlerdir.

Fransız devrimi hem sarayın hem de kilisenin yüzlerce yıllık saltanatına karşı bir meydan okumadır ve yurttaşlık kralın tebaası olmaya, laiklik ise dinsel egemenliğe yönelik en büyük itirazdır.

Hadi kimilerinin o çok sevdiği kavramı kullanarak söyleyelim: Yurttaşlık ve laiklik, “vesayet”e, vesayetlerin en büyüğü olan “dinsel vesayet”e karşı insanlığın icat ettiği en önemli iki silahtır.

Tam da bu nedenle, dinsel bir rejim inşa etmek isteyenlerin ve buna bir de saltanat sevdasını ekleyenlerin yurttaşlık ve laikliğe düşman olmalarında şaşılacak bir yan yoktur.

Üstelik ortada bir “gündem değiştirme faaliyeti” de bulunmamaktadır; rejim inşasının gündemi esas olarak budur; yani dinsel bir saltanat kurmaktır.

Tam da modernlik, yurttaşlık, laiklik gibi kavramları tartışırken, sarayın aydınlarından Alev Alatlı’nın yaşadığımız süreci “Rönesans” olarak adlandırması ise tarihin ironilerinden biri olarak kaydedilmelidir.

Durum ironiktir; çünkü Rönesans sözcük anlamı itibariyle “yeniden doğuş” anlamına gelir ve Batı’nın Ortaçağ karanlığından çıkışının önemli aşamalarından birini oluşturur.

Rönesans’la birlikte Antik Yunan’ın bilim, felsefe ve sanat anlayışı yeniden vücut bulur; Kilise’nin yani ruhban sınıfın egemenliğine, Engizisyona ve skolastik düşünceye karşı büyük bir kavgaya girişilir.

Buradan varılan yer ise bellidir: Aydınlanma, bilimsel düşünce, akla inanç, laiklik, sekülarizm ve yurttaşlık!

Peki tam da bu kavramlarla hesaplaşılan, tam da dinin toplumsal ve siyasal yaşayışın merkezine konulmak istendiği bir zaman diliminde, yaşanılan süreci “Rönesans” olarak adlandırmak mümkün müdür?

Sarayın aydınları için böyle olabilir elbette ama ortada bir “yeniden doğuş” varsa, bu olsa olsa gericiliğin yeniden doğuşudur. Bu yeniden doğuşa Rönesans değil “yeni Ortaçağ” denmesi gerektiği ise açıktır.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 909