Özgürlükten kaçışın 10. yılı...

İnsan hakları ihlâl yaptırımını öte dünyaya havale etmeyen imamlara ihtiyacımız var”... 

İBRAHİM Ö. KABOĞLU

İnsan hakları ihlâl yaptırımını öte dünyaya havale etmeyen imamlara ihtiyacımız var” (İnsan Hakları Danışma Kurulu-İHDK) konuşmasından.

Son on yılın İH bilânçosu neden anlamlı?

1 Ekim 2004: Bakanlar Kurulu eski salonunda çok önemli iki insan hakları raporu kabul edildi:

- Türkiye’de İnsan Hakları Raporu 2004.

- Kültürel Haklar ve Azınlık Hakları Raporu.

Gün boyu süren tartışmalar, insan haklarında fikri birikime ayna tuttu.

İzleyen haftalarda, “Raporlara Hücum” kampanyası başlatmakla yetinmeyen Hükümet ve bürokratları, Ankara Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Başbakan, Kurul’da “marjinal entelektüeller var”, onların hesabı görülecek, dedi.

Adalet Bakanı ise, “hergele meydanında rapor dağıtıyorlar…”, dedi.

İH’dan sorumlu Başbakan Yardımcısı ise, Kurul’un tasfiyesinde başı çekti...

İzleyen ay ve yıllarda, hükûmet, Kurul üyelerini Başbakanlık’ta artık hiç toplamadı; ama onları, Ankara Adliyesi’nde buluşturdu, sanık ve tanık olarak.

Hükûmet, insan hakları raporlarını işleme koyma yerine, yetkisini yargıyı harekete geçirmek için kullanınca, İHDK Başkanlık Divanı, raporları yayımladı (Bkz. İnsan Hakları Danışma Kurulu Raporları, Kaboğlu-Akkurt, İmge Yay., 2006): “İHDK, insan haklarına dayalı bir hükümet politikasının oluşması, resmi ve sivil alanda birincil değer olarak insan haklarının korunması ve uygulamaya konulması açısından özel, özel olduğu kadar da önemli bir görev yapacaktı. Ancak, yaşanılan süreç, insan hakları kurullarının yasal planda oluşturulması ile bu yasaları yapma iradesine sahip olanların insan haklarına dayalı bir hukuk sisteminin gerekliliğini bizzat içselleştirmelerinin ve yaşama geçirmelerinin farklı bir durum olduğunu gösterdi…” (Arka kapak, Şenal Sarıhan).

Kültürel Haklar ve Azınlık Hakları Raporu’nun usûlüne uygun olarak oylandığı ve önerilen üst kimlik tanımının suç oluşturmadığı, yaklaşık 4 yıl sonra Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca tescil edildi…

 

Peki ya sonrası?

2012: “İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapmak” amacıyla, İHDK yerine kurulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHK), hemen bütün üyeleriyle hükümet yanlısı bir birim olarak tasarlandı. Başta “Gezi Direnişi” sırasında olmak üzere çok yoğun ve ciddi insan hakları ihlalleri yaşandıysa da, TİHK’in “gıkı” çıkmadı…

Hangi yurttaşlık? Üst kimlik, “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı”, “Türkiye yurttaşlığı” ve “Türkiyelilik” kavramları yoluyla inşa edilecekti. Fakat hükûmet, “Türk’ten Arab’a uzanan” etnisite yelpazesini bir tür nakarat haline getirince, “eşit yurttaşlık” algı ve uygulamasından da uzaklaşıldı.

Türkiye’de İnsan Hakları 2004 Raporu’nda dillendirilen sorunlar ise, 2014’te çok daha derinleşmiş; daha doğrusu, özgürlük ve hak anlayışında bir eksen kayması meydana gelmiş bulunuyor (Bkz. “Yeni” Türkiye’de İnsan Hakları, BirGün, 31.07.14).

Siyasal açıdan, şu fark öne çıkıyor: 2004’te yüzleştiğimiz derin devlet, (AKP-Cemaat ittifakıyla) hukuku alt etmeye koyuldu. 2014’te ise, AKP’nin (bu kez İHL-DİB/kolluk-yargı zincirinde) kendi derin devletini kurma gayretine tanıklık ediyoruz.

On yıllık bilânço için, hukuk ve siyaset kavramlarını da mecrasından çıkardı:

Demokratik muhalifler, darbeci oldu.

Hukukun askıya alındığı ortamda özgürlükten söz etmek anlamsızlaştı

İnsan hakları yerine, “din ve mezhep” ölçüsü öne çıktı: Başbakan, “Marksizm ile din dersi”ni eş tutarken; CB, “fizik ve matematik ile din dersi”ni aynı kefeye koyuverdi.

‘Restorasyon’un geçici bilançosu: On yıl önce, görevi “ilâhiyatı öğretmek” olan kişiden dünyeviliği beklerken; bugün, devleti yönetenlerin söylem ve eylemlerinin temeli, “uhrevilik” haline gelmiş bulunuyor.

Türkiye toplumunu “mezhep-tarikat ekseni”nde yeniden inşa faaliyetine ivme kazandırmak amacıyla, “milli irade”, çoğunluğun (%52) azınlığa (%48) tahakkümü   şeklinde, demokrasi ve hukuk-dışı bir kavrama dönüştürüldü. “Toplumsal fay hattı”, “Kuzeydoğu Anadolu” fay hattından daha derin bir ayrışmaya doğru yol almakta.

Bunlara paralel olarak, Türkiye ve Avrupa arasındaki fay hatları da giderek açılmakta. Avrupa Konseyi içerisinde, Türkiye, dünün “Demir perde” arkasındaki devletlerin gerisine düşerken; AB’den hızlı bir uzaklaşma, önümüzdeki aylarda daha da görünür hale gelecek…

Ya on yıl sonrası? “2023 vizyonu” kaygı verici. Bu sloganın iç savaşın yolunu döşememesi için “demokratik muhalefet”, insan haklarını -“meşru direnme hakkı” dahil- yeniden tasarlama ödeviyle karşı karşıya…

Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1082