Abdestli kapitalizmin ramazanı

~ 10.07.2014, Fatih YAŞLI ~

Oruç tutmanın manevi boyutuyla ilgili olarak sıkça telaffuz edilen bir söz vardır: “Açın halinden anlamak”

Sahiden de günün belirli saatleri arasında aç kalarak ibadet eden bir insandan beklenen, açlığın nasıl bir şey olduğunu idrak etmesi ve hayatını bu idrak üzerine şekillendirmesi; yani açlar ve yoksullarla belli bir duygudaşlık kurarak bu duygudaşlık üzerinden hareket etmesidir.

Peki “abdestli kapitalizm” çağında böylesi bir halden anlama, böylesi bir idrak etme durumu söz konusu olabilir mi?

Yoksullar ve ezilenler yılın geriye kalan aylarında da açlığın ne demek olduğunu gayet iyi bildiklerinden bunun için ramazan ayına zaten ihtiyaç duymazlar.

Oruç tutan zenginler ise belki gün içerisinde karınları guruldadığında bir anlığına da olsa yoksulları hatırlayabilirler ama akşam lüks otellerin kuş sütü eksik sofralarında açılan oruçlara yoksulluğun sızmasına asla izin verilmez.

Yine de ramazan, zenginlerin ve onların siyasi temsilcilerinin vicdan rahatlatma ayıdır.

Hayır, oruç tutarak açların ve yoksulların hallerinden anladıkları için değil; ramazan ayını başkalarının sırtından kazandıkları paraların küçücük, minnacık bir bölümünü, geriye kalan 11 ayda gönül rahatlığıyla harcamalarına vesile olarak gördükleri için.

Yapılan yardımlar, kurulan sofralar, erzak kolileri, verilen fitreler, sadakalar…

Hepsi başkalarının emeğinin gasbıyla elde edilen zenginliğin bir diyetidir ve bir yandan vicdan rahatlatmaya yarar ama aynı zamanda yoksullara verilen bir sus payıdır da bu.

“Sosyal devlet” değil “sadaka devleti” anlayışı üzerine kurulan zihniyet, bu kırıntı misali pay karşılığında yoksullardan isyan etmemelerini, başkaldırmamalarını bekler, onları “nankörlük etmemeleri” konusunda uyarır.

***

Ramazan sofraları yoksullar için kurulur ama o sofralara oturabilmek için bile “belli oranda” yoksul olmak gerekir.

Beyoğlu Belediyesi’nin iftar sofrasını görmüşsünüzdür.

Sofranın etrafını demir bariyerlerle çevirmişler ki mülteciler, dilenciler, evsizler, yani “en alttakiler” o iftar sofrasına oturamasın.

O sofralara alınmayanlardan Suriyeli mülteciler aslında uzunca bir süredir ülkenin dört bir yanındalar.

Sokaklarda, caddelerde, trafik ışıklarında dileniyor, otobüs terminallerinde, parklarda, ATM’lerde uyuyorlar.

Oysa daha Suriye’de iç savaş başlamamışken sınırın Türkiye tarafına mülteci kampları kurulmuş, bir kısım Suriyeli göç ettirilmiş, kamuoyu çalışması olsun diye Angelina Jolie’ye kamp ziyareti bile yaptırılmıştı.

Hemen ardından, emperyal heveslerle koskoca bir ülke darmaduman edildi.

Dünyanın dört bir yanından gelen cihatçı katiller Suriye’yi kan gölüne çevirdi.

İyi kötü işleyen gündelik hayat sona erdi, okullar kapandı, yiyecek sıkıntısı baş gösterdi, içme suyu bulmak imkânsız hale geldi.

Suriye halkının bir bölümü ölüm coğrafyasına dönüşen ülkelerinden kaçmak ve Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı.

Şov maksatlı mülteci kamplarına sığmadıklarında ise ülkenin çeşitli şehirlerine dağıldılar.

***

Bugün Suriyeli mültecilerden sadece “Beyaz Türkler” değil ortalama Müslümanlar da nefret ediyorlar.

Dün “büyük Türkiye” masallarını alkışlayanlar, şimdi o masalın bedelini ödeyen mültecilere sokak hayvanı gibi davranıyorlar.

En kolayını yapıp kendi yoksulluklarının, işsizliklerinin, açlıklarının sorumlusu olarak mültecileri görüyorlar.

Belediye ise yanaşmasınlar diye demir bariyerler örüyor iftar sofralarının etrafına.

“Abdestli kapitalizm”in ramazanı böyle oluyor, muhafazakâr ahlakın ikiyüzlülüğü ne oruç ne de ramazan dinliyor.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 920