Dualarla başkanlık koltuğuna

~ 04.07.2014, Fatih YAŞLI ~

İktidara geldiği günden beri AKP üzerine sayısız yazı yazdım.

Son beş yıldır ise bu yazılar temel bir tez üzerinden ilerledi. Bu tez, AKP’nin kendisinden önceki merkez sağ partilerden farklı olarak, rejim değişikliğini hedefleyen bir parti olduğu yönündeydi.

Yine bu teze göre, AKP ve 17 Aralık’a kadar ortağı olan Cemaat, birlikte eski rejimi ve onun devlet içerisindeki unsurlarını tasfiye etmişler, yerine ise yeni bir rejim inşasına girişmişlerdi.

Bu tasfiye sürecine bir tür “kansız iç savaş” demek mümkündü ve savaş meydanı ise mahkeme salonlarıydı.

AKP-C kurgu davalarla ve sahte iddianamelerle rejimi çökertmiş, yerine yenisini kurmaya girişmişti.

Uzunca bir süre, sözünü ettiğim “rejim değişikliği” tezi kabul görmedi, hatta yoğun bir şekilde eleştirildi.

Bu eleştirilere göre, Türkiye eskiden de emperyalizme bağımlı bir ülkeydi, eskiden de sermaye sınıfının dedikleri oluyordu, eskiden de devlet şiddeti söz konusuydu vesaire…

Kimilerine göre ise Türkiye’de herhangi bir anayasa değişikliği olmadığı, parlamenter sistem ve kurumlar varlıklarını devam ettirdikleri için herhangi bir rejim değişikliği söz konusu değildi.

Rejim değiştirme işine soyunanlar ve onların destekçisi kalem erbabı ise daha kurnazdı.

Onlara göre “vesayetçi zihniyet” hâlâ iş başındaydı, devleti hâlâ “Kemalist elitler” yönetiyordu, “ceberut devlet” geriletilmiş ama yenilememişti. Bu yüzden de reformların sürmesi adına iktidarı desteklemeye devam etmek gerekiyordu.

***

Türkiye’de bir rejim değişikliği olduğu tezini reddeden ya da üzerini örtmeye çalışan yaklaşımların anlamadığı ya da öyleymiş gibi yaptığı şey ise “rejim değişikliği” derken ne kastedildiğiydi.

Rejim değişikliğiyle kastedilen ne Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yeri ne de sermaye egemenliğiydi; parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş de değildi kastettiğim.

Türkiye’de rejim değişmişti; çünkü siyasal egemenliğin kaynağı değişmişti.

1923 Cumhuriyetinin egemenliğin kaynağı olarak “tanrı”yı değil “ulus”u göstermesinin tam tersi bir şekilde, yeni rejim için egemenliğin kaynağı Sünni Müslümanlardan oluşan “millet”, dolayısıyla da Allah’tı.

1923’te egemenlik gökyüzünden yeryüzüne indirilirken, yeni rejimle birlikte tekrar gökyüzüne çıkarılmıştı; yani yeni rejimin “kurucu ilke”si din olmuştu.

Bunun ise devlet-toplum ilişkilerinden hukuk kurallarına ve oradan da toplumsal yaşayışa kadar geniş bir alana yansıması kaçınılmazdı.

Elbette ki kimse çıkıp anayasaya “Türkiye bir şeriat devletidir” yazmadı, hatta yazmayacak da ama dinselleşmenin toplumsal/siyasal alanı planlı programlı bir şekilde nasıl kuşattığının hepimiz gayet iyi farkındayız.

***

Rejim değişikliği meselesi şüphesiz ki sadece egemenliğin kaynağının değişimiyle ilgili değil; söz konusu egemenliğin kullanımıyla da ilgili.

Bugün Türkiye’de adı konulmamış bir “parti-devleti” inşasının devam ettiğini, o inşanın merkezinde de bir “tek adam” zihniyetinin olduğunu biliyoruz.

Anayasada belki de hiçbir zaman “Türkiye bir parti-devletidir” yazmayacak ama fiilen karşı karşıya olduğumuz ve giderek yoğunluğunu daha fazla hissettiğimiz şeyin diktatoryal bir anlayış olduğunu görebiliyoruz.

***

Dinselleşme ve başında tek adamın bulunduğu bir parti-devletine doğru gidiş…

Rejim değişikliği derken kastettiğim şey tam olarak bu iki olgunun merkezinde bulunduğu bir süreç ve artık hiç olmadığı kadar somut bir şekilde karşımızda duruyor.

“Değişmedi” diyenler, Erdoğan’ın dualarla süslenmiş “başkanlık” konuşmasına baksın, hakikat tüm çıplaklığıyla orada duruyor.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 947