Lice ne yana düşer usta?

~ 09.06.2014, Fatih YAŞLI ~

Mesele “Kürt sorunu” olunca birtakım ön yargı ve kabullerden kurtulmak öyle kolay olmuyor; hal böyle olunca “çözüm süreci” adı altında yaşananlara bakışı da bu ön yargı ve kabuller belirliyor.

Kendisini ulusalcı, Kemalist, Cumhuriyetçi olarak adlandıran kesimler açısından “süreç”, AKP’yle PKK’nin bir tür gizli ittifak kurmaları ve kendi planlarını hayata geçirmeleri için anlaşmaları anlamına geliyor.

Yerleşik algıya göre, BDP/HDP muhalifmiş gibi görünmesine rağmen aslında AKP’yle birlikte hareket ediyor; çünkü birlikte belirlemiş oldukları ve ona uygun hareket ettikleri bir yol haritası var, o yol haritasının sonu da Türkiye’nin bölünmesine çıkıyor.

Öncelikle çok basit birtakım gerçekleri hatırlatalım: Türkiye’de, yıllarca varlıkları, dilleri, kültürleri inkâr edilmesine rağmen bir halk olarak Kürtler vardır. Türkiye’nin bir Kürt sorunu bulunmaktadır. Bu sorun Kürtlerin siyasi talepleriyle ilgilidir. Bu talepler meşrudur ve sorun siyasi olduğu için çözümün de siyasi olması kaçınılmazdır.

Kan akmasın isteniyorsa, gençler toprağa düşmesin isteniyorsa, ölümün kısır döngüsünden kurtulmak isteniyorsa, çözüm siyasette aranacaktır.

Dolayısıyla tarafların birbirleriyle görüşmeleri, siyasi bir çözüm için müzakere yürütmeleri, bir anlaşma zemini ortaya çıkarmak istemeleri doğaldır, dünyanın her yerinde de böyle olmuştur zaten.

Görüşmelerin devletle Kürt hareketinin temsilcileri arasında olması da yine meselenin tabiatı gereği kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Bugün devlet AKP demektir ve görüşmenin taraflarından biri AKP iktidarıdır, Kürt hareketi ise esas olarak Abdullah Öcalan demektir ve masanın diğer tarafında tam da bu nedenle Öcalan bulunmaktadır.

Peki iktidar “süreç” ten ne anlamaktadır? Ortada iddia edildiği üzere yapılmış bir anlaşma, bir çıkar ortaklığı var mıdır?

İktidar için süreç, “barış” değildir; dağdakileri “düz ovaya indirmek” tir ve bütün hesap bunun üzerine yapılmıştır. Bir yandan PKK silahsızlandırılmak, yani tasfiye edilmek istenmekte, öte yandan “İslam kardeşliği”nin sorunu çözeceğine inanılmakta ve bu yönde adımlar atılmaktadır.

Kürt siyaseti ise planın elbette ki farkındadır ama çatışmasızlık ortamının kendisine siyasal bir alan açtığını ve siyaset yapma zeminini güçlendirdiğini bildiği, Öcalan da “süreç” vurgusunu devam ettirdiği için masayı devirmemektedir.

Dahası, her iki taraf da sürecin pamuk ipliğine bağlı olduğunu bildiği için her an çatışmalar yeniden başlayabilirmişçesine hazırlıklarını sürdürmekte, yeni bir savaş ihtimaline karşı planlar yapmaktadır.

O halde tekraren: “AKP-PKK ortaklığı” gibi iddialar gerçekliği dile getirmemektedir.

Bunun hizmet ettiği şey AKP’ye yönelik toplumsal muhalefeti milliyetçiliğe kanalize etmesi ve iki halk arasında kolay kolay tamir olmayacak yaralar açmasıdır.

Tam da bu nedenle günlerdir manşetleri süsleyen “batıda diktatörlük, doğuda özgürlük” gibi söylemlere itibar edilmemelidir. Asıl bölücülük, asıl ayrımcılık budur çünkü.

Biz batıdakiler Gezi’yle birlikte öğrenmiş olabiliriz ama Türkiye’de devlet şiddetinin ne olduğunu en iyi bölge halkı bilmektedir. Bu, Lice’de bir kez daha açığa çıkmıştır.

Lice’de halk, bir yandan “barış” diyenlerin öte yandan neden yeni karakollar yaptığını sorgulamış ve buna karşı çıkmıştır, talepleri meşrudur, öldürülenler ise sivildir ve devlet şiddetine maruz kalmışlardır.

Bir süredir dile getirdiğimiz “ölüm siyasetinin karşısında hayatı savunmak” ayrımsız bir şekilde herkesi kapsamalıdır. Hayatı birlikte savunmamak ayrı ayrı öldürülmek anlamına gelecektir çünkü.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 973