Hangi çılgınlık?

~ 28.04.2011, Bülent SOYLAN ~
Başbakan Erdoğan’ın “çılgın” diye nitelediği kanal projesi, bu günlerde seçimle yatıp seçimle kalkan Türkiye’de beklenen ilgiyi fazlasıyla gördü.
Televizyonlar bunun üzerine yayın yapıyor, bilim adamları, siyasetçiler, gazeteciler bu konuda düşüncelerini söylüyorlar.
Projeyi ortaya atan Erdoğan’ın da istediği bu değil miydi?
Evet.
Her durumda, bu günlerde Türkiye’de bunun tartışılmasını istiyordu, nitekim öyle de oldu.
Çılgın proje; sahibine, üzerinde bulunduğumuz seçim sathı mailinde (eğik düzleminde) bu açıdan beklenen başarıyı sağladı.

Savunucuları inanmayarak da olsa “yok canım, bunun seçim ile ne ilgisi var” dese de, herkesin düşünebileceği gibi; seçim günlerinde söylenen ya da söylenmeyen her şey “kendiliğinden” seçime girenlerin seçmene verdiği mesaj olarak değerlendirilir.

O zaman bir düşünelim bakalım:
Erdoğan’ın seçime iki aydan az bir zaman kala, bu kendi deyimiyle “çılgın” projeyi ortaya atmakla amaçladığı acaba neydi, bunu ortaya atarken hangi artıları ve eksileri düşündü ve belki de işin asıl çılgınlığı olan bu siyasi riskini hangi koşullarda göze alabildi?
***
Bizce durum şudur:
Toplum mühendisliği konusunda mutlaka belirli çalışmaları ve hesapları olan Başbakan’ın Türkiye’nin bu ortamında, bu büyüklükte, uluslararası nitelikli ve adeta dehşet içinde tartışılacak bir konuyu gündeme getirmesi gerekiyordu.

Peki,Türkiye’nin bu ortamının özelliği nedir?
Bu ortamın özelliği, bir kısım medyanın yardımıyla yaratılmaya çalışılan ve bu nedenle yazılı basın ve ekranlarda her gün tekrarlanan; kalkınma, dünyanın sayılı ekonomilerinden biri olma, bölge liderliği havalarına karşın sade vatandaşın iki yakası hala bir araya gelemiyor, esnaf mağdur, işçi çaresiz, gençlik ümitsizdi.
Buna karşılık doğrudan bu insanlara yönelik vaadleri ile Kılıçdaroğlu toplumda bir kurtarıcı olarak görülmeye başlamıştı.
Bu tabloda Başbakanın partisinin bir karşı atak yapabilmesi için ya muhalefetteki “rakibinin tarzında” ama daha fazla ve somut vaadde bulunması ya da elindeki propaganda gücüyle ve bu güne kadar öne çıkarmak istediğinden daha aşırı, daha çılgın ve dolayısıyla daha karizmatik bir lider olduğunu anlatması gerekiyordu. Malum; çevre ülkelerle yaşananlar, seçime doğru giderken bu karizmanın biraz daha güçlendirilmesine ihtiyaç göstermeye başlamıştı.
Seçim propagandası konusundaki her iki yolun da tabii ki hem artıları, hem eksileri vardı; bunlardan hangisinin seçileceği de bir siyasi riskti.
Başbakan, Kılıçdaroğlu’nun kulvarına girmek istemedi.
Bu, hem rakiple onun elindeki silahlarla çarpışmaktı hem de kendisi bu tür kampanyada artık zamanı geçirmiş, birkaç adım geride kalmıştı.
Üstelik bu zamana kadarki iktidarında “doğrudan” insana yaptıkları ortadaydı. Yapabildiğini yapmış, bundan sonra yapacağını söyleyebileceği fazla bir şey kalmamıştı. Bir taraftan da bu yolu kendi eliyle kapatmıştı; Kılıçdaroğlu’nun her vaat ettiğine ya parayı nereden bulacaksın diyordu ya da hayalcilik sayıyordu. Beğenmediğini söylediği çözümleri savunamazdı.
Koşullar, Başbakanı muhalefetin sahip olmadığı bir alana; arkasına devlet ve hükümet imkanlarını alarak projecilik, uluslararası ilişkiler ve gelecek planları alanına yönelmeye itti.
***
Bu siyaset satrancı açısından doğru bir seçim miydi?
Diğerini seçtiğindeki şansı zayıfsa evet.
Ama bu oldukça riskliydi.
Riskli olduğu için de mümkün olduğu kadar çılgınca olmalıydı ki bu seçim ortamında insanların başını yeterince döndürebilsin. Ufak tefek aksaklıkları bu çılgınlığı içinde “olacak o kadar” diye örtülebilsin.
Onun için de tarihin solgun sayfaları arasından çıkardığı ve her zaman için fantezi tarafı olduğu düşünülüp vazgeçilmiş ya da vazgeçilmek zorunda kalınmış bir projeye, “Sokollu Mehmet Ali Paşa” yadigarı kanal projesine sarıldı.
Bunun şimdi geçim derdinde olan seçmen tarafından ne kadar tutulacağı konusunda sıkıntıları olduğunu, bunun yatırım düşüncesinde bir aşırılık, bir çılgınlık olduğunu baştan kabul ederek ona “çılgın projem” dedi.
Böylece, projeye başkalarının çılgınlık bu diyerek eleştirmesinin önünü de kesmiş oldu.
Projesini doğrudan kendisi bir çılgınlık olarak tanımladı.
Bu projenin gerçekten bir çılgınlık mı yoksa bir büyük devlet adamlığının uzak görüşlülüğü, geniş ufukluluğu mu olduğu bu günlerde bol bol tartışılıyor ve öyle görülüyor ki, muhalefet bıraksa bile iktidar ve yanlıları bu konuda alabildiğine tartışılacak fantezilerini gündemden düşürmek istemeyecekler.
Ancak çok kaba değerlendirmelere göre bile projenin bu zamanda ve bu günlerin Türkiyesinde “akıllı” bir öneri sayılamayacağı açık.

Neden?
Siyaset ya da devlet idaresinde bir projeye evet ya da hayır denirken ilk bakılacak olan, onun memlekete yani halka yararlılığı ise; ikincisi, devletin öncelikleri sırasında nereye konabileceği, daha sonra da gerçekleştirilebilmesi için gerekli paranın nereden bulunacağıdır.
Bu projede:
1.Projenin, ortada İstanbul’un yoğunluğu, trafiği, deprem riski, suları, yeşil alanı, Marmara ve Karadenizin doğal dengeleri gibi konularda pek çok tartışılması gereken yanları varken yararı konusunda lehte söylenebilen pek bir şey yoktur.
Bununla Türkiye ne kazanacaktır, halk ne kazanacaktır sorusunun net cevabı henüz verilememiştir.

2.Projenin yararının ne olduğu konusunda henüz bir kanaat oluşmadığı için, bu projenin İstanbul ve Türkiye için “hayati” sayılan kimi projeler arasında öne çıkarılması ve “iki sene etüd ederiz 2023’de bitiririz” demenin de anlamı yoktur.
Buradaki kıyaslamada, örneğin her an olabilecek büyük bir depreme karşı bir an bile vakit kaybetmeksizin yapılacakların bu çılgın projeden daha önemsiz sayılması mümkün değildir.
Burada bir çılgınlıktan bahsedilmesi gerekiyorsa, asıl çılgınlık bu arada bir deprem olmayacağı ihtimaline dayanarak kaynakları bu projeye kaydırmakla girilecek siyasi risk çılgınlığıdır.
 3.Proje karlı, bundan öncelikli bir iş de yok desek bile, her yıl bütçesi açıkla bağlanan, ithalatı ihracattan giderek daha fazla gerçekleşmekle dış ticareti ürkütücü boyutta açık veren, ekonomisinde dolanan sıcak para dolayısıyla her ihtimale karşı döviz rezervlerinin 100 milyar dolara yükseltilmesi istenen bir ülkede “şimdi bunun sırası değildir”.

Bunlar “makro” analizlerimizdir.
Bunun tabii ki bir de muhalefetçe öne sürülen, halkın gündemine ait tarafları var ki onları yazmaya bile gerek yok.
Kulaklarınızı sokağa verin ve ne dediklerini duymaya çalışın yeter.

***

Bakın ben size yeni duyduğum ve halkın sıkıntısını yansıtan fıkrayı anlatayım:
Adamın karısı ölmüş.
Eşi defnedilirken mezarın başında iki gözü iki çeşme ağlıyor:
-Üüüüüü ben şimdi hanımsız ne yapacağım!
Yakın arkadaşlarından biri, daha da yakını olanını dürtmüş;
-Yahu adam kendini paralıyor, şuna söyle yapmasın kendisine yazıktır; söyle merak etmesin, seneye kalmaz onu evlendiririz.
Adamın omuzunu sarsıp kulağına fısıldamışlar: “merak etme seneye kalmaz seni evlendiririz”.
Makamı aynı, bu sefer sözleri değiştirip ağlamaya başlamış:
-Üüüüüüü, ben bir sene hanımsız ne yapacağım…
Yahu demişler galiba çok uzun vade verdik, bu sefer de altı ay sonra evlendiririz diyelim.
Altı ay demişler para etmemiş, üç aya indirmişler para etmemiş; bakmışlar olmayacak, çaresiz “yahu merak etme, söz seni yarın birini bulup evlendireceğiz!
Adam hiç hız kesmeden devam etmiş ağlamaya:
-Üüüüüüüü ben bu gece hanımsız ne yapacağım!

***

Bunu duyunca anladım ki halkımız on yıl sonra kanaldan geçecek rus petrol gemilerinin nasıl da salınacağını, kanalın çıkışında nasıl da gökdelenlerin yükseleceğini değil, bu akşam karnının nasıl doyacağını merak ediyor.
Siyaseten çılgınlık herkesin kendi bileceği iştir; tamam da, kendini kimin idare edeceğine karar verecek olan işte bu ağlamaklı seçmenimiz.

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 2192