Cumhurbaşkanlık mı sultanlık mı?

~ 26.04.2014, Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU ~

Yargı üzerinde yürütmenin gücünü iyice artıran 2010 Anayasa değişikliğine, geçmişte bölge valiliği yönetimi altına da sokulan, DGM'lerin de çarkından geçirilen bölgede bile, 1982'deki gibi yine halk oylamasında yüzde 90'larda kabul oyu çıkıyordu.

1982 Anayasası ile doğal üye olarak HSYK'da yer alan Adalet Bakanlığı müsteşarının HSYK’daki varlığına bile katlanılamazken, 2010 değişikliğiyle ilk kez HSYK için yargıç ve savcılara seçme ve seçilme hakkı tanınıyor, yargıç ve savcılar ise gidip bakanlık bürokratlarını ve de bütünüyle onların içinde yer aldığı listeyi, üstelik özellikle yürütme karşısında yargıya güvence amacıyla kurulmuş olan, HSYK'ya seçiyordu. Çünkü 12 Eylül süreci yargıda kimlik bırakmıyordu. Böyle bir yargı da, değil adalet dağıtmak, kalan özgürlük ortamını bile yok ediyordu. Sadece halkı suçlamamak gerekiyordu. Sandığa indirgenen bir demokraside yaşanabilecekler, bir kez daha görülüyor, acı sonuçlarını da herkes yaşıyordu. Siyaseti de, demokrasiyi de bu yapı biçimlendiriyordu.

Barajlarla halkı yok sayıp uzaklaştıran darbe döneminden kalma seçim mevzuatı, yine darbe anlayışını yansıtan ve ısrarla sürdürüldüğü için de iktidarı da güçlendiren demokrasi tanımı nedeniyle, etnik yapıyı esas alan tek bir parti dışındaki partiler, her geçen gün bölgenin daha çok dışında kalıyor; demokrasi, çok seslilik denirken, bölge diğer partilerden uzaklaşıp tek bir partiye yöneliyor, bu durum 2010'dan sonra da sürüyor, bölgede tek parti yönetimi ortaya çıkıyor, bu yapıda ise çok seslilik dışlandığından, demokrasi kültürünün düzeyi, artık birlikteliği de zorluyordu.

12 Eylül sonrasında, olağanüstü hal uygulanırken bölgede cumhurbaşkanı, istediğinde bir başkan gibi yetki kullanıyor, yargı denetimi de olabildiğince etkisiz kılınıyordu. Son olarak MİT Yasası görüşmelerinde, etnik temelde siyaset yapan parti, kendi şeffaflık söylemlerine rağmen, ilginçtir ki iktidara destek veriyor, halkın değil iktidarın istediği ortam yaratılıyordu!

MİT personeli ve müsteşarının adli işlemleri konusunda, 2010 sonrasında başbakan geniş biçimde yetkilendiriliyor, bu konuda yargı denetimi etkin olmaktan çıkartılıyordu. Şimdi MİT’in denetimi TBMM’ye açılıyor denilmesine rağmen; bu yasa teklifi için TBMM'de etkin bir görüşme ortamı bile yaratılmıyor, MİT müsteşarı hakkında başbakanda olan soruşturma izni konusunda, artık cumhurbaşkanı son söz sahibi yapılıyor, MİT müsteşarı hakkındaki bu işlem yargı alanı dışında da bırakılıyordu. Bir hukuk devletinde neden bir MİT müsteşarı veya onun üzerinden Cumhurbaşkanı için böyle bir koruma zırhına gerek duyuluyor, bu konuda neden Cumhurbaşkanı görevlendiriliyordu!

Gizli tanıkların yaşattıkları yetmiyormuş gibi, şimdi bu yasayla bir adım daha atılıp MİT bünyesinde adeta bir gizli sanıklar dönemi yaratılıp, her türlü yargısız infazların tekrar önü de açılıyordu. Bu sanıklar için, doğal olarak etkin yargı denetimi de ortadan kaldırılıyor, açıklık iyice yok ediliyor, derin yapı daha derinlere de indirilip karartılıyor! Gizli servis yoluyla demokrasi gelemeyeceği, bu tablonun artık devlet eliyle sınır ötesine de taşındığı gözetildiğinde, emperyal odaklarla, sınır ötesinde de, ülke içinde de, aynı doğrultuda birleşerek buluşulduğu, özgürlük ve demokrasinin yine dışlandığı da görülüyor.

MİT Yasası ile gerçekte yapılan, mevcut Başbakan’ın, Cumhurbaşkanlığı adaylığını bu yasa üzerinden net biçimde açıklaması oluyor, ancak başkanlık sistemi kotarılamadığı ve Cumhurbaşkanının mevcut görevleri de yeterli görülmediği için, şubat ayında genelkurmay başkanı ve komutanlarla ilgili olarak da, aynen MİT müsteşarı gibi Cumhurbaşkanının görevlendirildiğini hatırlarsak, böylece artık yapılabildikçe bir bir yasa ile, Cumhurbaşkanına yetki ve görev taşıma ve yükleme dönemi de net bir biçimde başlatılıyordu.

2010 halkoylamasında, üstelik DGM’lerin çarkından geçmiş bir bölgede bile halktan gerçekleri saklayıp bir sivil darbe gibi 1982 dekiyle özdeş sonuç toplayanlar, şimdi demokrasi ve özgürlük gibi söylemlerle halkı, ülkeyi, insanlığı yine boş yere oyalıyorlar. DGM'ler konusunda yaşananlar, aynen MİT ve diğer açılım söylemlerinde de tekrarlanıyor. En basitinden demokrasi ve özgürlük, neden gizli servisle ya da paket paket veya paketlenerek geliyor da, neden açık ve şeffaf, toptan gelemiyor, artık bu sorunun yanıtı bile verilmiyor!

Başkanlıkla ilgili anayasa değişikliğini kotaramadığı bir ortamda adaylığını fiilen açıklayan başbakan, ajandasındaki yetki ve görevleri de beraberinde köşke taşıyor, ancak cumhurbaşkanının tarafsız ve sorumsuz kimliğini kendisine kalkan da yapmakla, başkanlığın da ötesinde fiilen sultanlığa adım atma iradesini de böylece yansıtıyor, yapamadığı anayasa değişikliğini de şimdi yine fiilen gerçekleştirme yoluna gidiyordu!

solhaber

Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 693