Hukuk yoksa, çete var..

Derin çelişki ve belirsizlikler karşısındayız; bilinen ise, gelinen ve gidilen yer bakımından “hukuksuz bir ortam”. Gerçi, Anayasal ve alt normları askıya alma işareti, 31 Mayıs akşamı Gezi Parkı saldırısı ile verildi. 17 Aralık operasyonu ise, “hukukun sıfırlandığı” bir eşik oldu. Her yolu mubah gören AKP Hükümeti, 25 Aralık operasyon girişimi karşısında, hukuku tamamen devre dışı bıraktı.
Başlıca gerekçe, “paralel yapılanma ve devlet” oldu. Varsayılan “paralel örgüt”ün, Anayasa ve yasalar yoluyla tasfiyesi, hukuk devleti gereği idi. Tam tersine, gidilen yer bakımından, izlenen süreçte, -çetecilikle suçlanan- kamu görevlileri ve yargı mensupları için hukukun tanıdığı güvenceler işletilmeden -iktidar gücü ile- “yargısız infaz” yapıldı. Haklarında “rüşvet kovuşturması” yapılmak istenenleri korumak için de, hukuk ve demokrasi dışı her yol denendi. Öyle ki, adeta “yangından mal kaçırma” telâşı, zanlıların suçluluğu kanıtlar oldu.
Aslında, gelinen yer de “hukuk dışı”: Şöyle ki; Başbakan’ın iddia ve suçlamaları doğru ise, bunun siyasal ve hukukî olmak üzere iki boyutu var.
1) Türkiye’yi 12 yıldır çok yüksek çoğunlukla yöneten ve Hükümet istikrarı ile övünen Parti, hakimiyeti altında bir “çete örgütü” kurulduğunu iddia ediyor. Böyle bir yapıyı bilmemesi ve kollamaması ihtimal dışı. “Ne istediler de vermedik” sözü, bunun veciz (ve de aciz) bir ifadesi değil mi?
2) Bunun hukuk dilinde anlamı ise, kamu görevi ve görevlilerine ilişkin anayasal kural ve ilkelerin uygulanmadığı ve ihlal edildiği: Tarafsızlık, nesnellik, eşitlik, liyakat vb.
Siyasal çelişki şu: AKP ve Hükûmeti, sadece ülke içinde değil, bölgede de herkese meydan okuyan bir tavır takındı. Hatta, kitlesel demokratik muhalefeti “darbe girişimi” suçlamasıyla sürekli bastırmak bir yana, kendilerine yönelik eleştirilere bile tahammül edemeyen bir iktidar, nasıl olur da kendi içinde çetenin oluşumundan habersiz kalır (dı)!
Hatta, % 10 barajın tartışılmasını bile hazmedemeyen AKP çevreleri, çoğunluklarının sürmesinin vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak için, koalisyon hükümet dönemlerini hep karaladı. O dönemlerde gerçekleştirilen demokratik reformları hiç anmadılar. Kendi deyimlerine göre “Kemalist vesayet”i tasfiye için kotardıkları demokratik rejime yabancı ve hukuk dışı “ittifak”, kalkan olarak kullanıldı. Haliyle, şu sorunun yanıtı henüz verilmiş değil: Eğer rüşvet operasyonları yapılmasaydı, çete olarak nitelenen “paralel yapı” ortaya çık(arıl)mayacak mıydı?
Çelişkilerin yansıttığı büyük tablo: Birbiriyle çelişiyor görünse de, gelinen yer ve gidilen yönün ortak paydası, “anti-demokratik ve hukuk dışı”lık.
Türkiye, “hukuktan arındırılmış” fiilî bir yönetime doğru sürükleniyor: Bir yandan, insan haklarının ortak kazanımlarına aykırı düzenlemeler; öte yandan, iktidar tekelinin demokratik olmayan bir biçimde pekiştirilmesine ivme kazandırılması.
Bu süreçte bizlerin yapmaya çalıştığı, internet özgürlüğünü kısıtlayan, HSYK’yı Adalet Bakanı’na bağlayan ve MİT’i “beşinci kol” haline getiren yasaların, insan haklarına, yargı bağımsızlığına ve hukuk devletine aykırılığını ortaya koymak için çırpınmak. Bunlar gerekli. Ne var ki, tikel düzenlemelere yöneltilen dikkatler, bizleri bütünü görmekten alıkoymamalı. Bütün ise, derin çelişkilerin sergilenmesi ile görülebilir ancak.
Bütünü görmek neden önemli? Yol haritasını belirlemek için:
- Demokrasi açısından; koalisyon hükümetleri, demokratik rejimin doğası gereğidir. Türkiye gibi ülkelerde, hukuk ve demokrasi dışı “güç birlikleri” (koalisyonları) için maske olarak kullanılabilen barajlı çoğunluklar yerine, çoğulculuk temelinde, “demokratik güç birliği” hükûmetleri ısrarla savunulmalı.
- Din-devlet ilişkileri açısından; devlet işlerine, çağdaş hukuk ilkeleri yerine din -mezhep ve tarikat anlayışı hakim kılındığında ne tür sıkıntı ve pisliklere sürüklenileceği gözler önüne serildi. Bu nedenle, modern devletin doğuş etmeni olan, ruhanî ve dünyevî ayrımı, artık herkesçe kabul edilmeli.
- Hukuk devleti açısından; hukuka saygı, herkes için olduğu kadar, güçlü çoğunluk iktidarları için de lazım; hatta, daha çok gerekli: Sandık çoğunluğu ve millî egemenlik, hukuk kuralları çerçevesinde hareket ettiği ölçüde yönetimi meşrulaştırma aracı olma işlevi görebilir. Aksi halde, bir gün kendileri de, hukuka ihtiyaç duyabilir; ama, yargısız infazın kurbanı olmaktan kurtulamazlar.
*Düzeltme: Geçen haftaki yazımda HSYK (1982 Any.) üye sayısı (7 yerine 5) yazılmış; yüksek yargı organlarınca (5 yerine 6) yazılmış (2010 değişik). Uyarısı için Furkan Ayhan’a teşekkür.

Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1091