Kemal Okuyan'la haftaya bakış: 'Yalan söyleme hakkım var'

~ 15.02.2014, Kemal OKUYAN ~

AKP iktidarının, “camide içki içtiler”, “türbanlı kadına tacizde bulundular” gibi iddiaları, yalanla kitlelerin kafasını karıştırma çabasının ötesinde bir anlam da taşıyor. Erdoğan ve arkadaşları, Gezi’de olduğu gibi bugün de kurdukları rejimi istikrara kavuşturmak için “resmi Türkiye fotoğrafı” çekme derdinde.

Kemal Okuyan - Haftaya Bakış

Yalan olduğu biliniyordu. Kabataş’ta “kapalı” bir kadın ve bebeğine sözlü ve fiziki saldırıda bulunuldu iddiasını dile getirenler, Gezi Direnişi’nde harekete geçen kitlenin kendini ifade tarzına, davranış kalıplarına dair pek az şey bildiklerinden, inandırıcı olamadılar. Direnişe katılan milyonlarca insan içinde çok azı “acaba bütün bunlar olmuş mudur” diye düşündü.

Başbakan inandırıcı değildi, zaten o sıralar dengesini, ayarını, kontrolünü tamamen yitirmişti. Sanki olayı kendi yaşamışçasına iftira atıyor, tehditler savuruyordu. Saldırıya uğradığını iddia eden kadın tutarsızdı, daha da önemlisi basına ve polise söyledikleri “örtünen inançlı bir kadın” için olağan dışı ayrıntılarla süslüydü.

Özetle, yalan temelde harekete geçen halk kitlelerinde tereddüt yaratmak için ortaya atılmıştı ama bir işe yaramadı; fazlasıyla amatördü, ikna edici değildi.
Kabataş ve camide içki yalanı kendi tabanını harekete geçirmek, toplumun diri unsurlarına karşı nefreti körüklemek amacına da hizmet edemedi. Çünkü Türkiye gericiliği, “kalabalıklar” ve “kararlı kitleler” karşısında her zaman kabuğuna çekilme eğilimine giriyordu. Karşılarında üç-beş kişi yoktu, milyonlarca kişinin türbanlı bir kadını taciz etmesi ya da camide içki içmesi, onları ancak dehşete düşürebilirdi. Linç ve katliam kültürü, güçlünün zayıfa yönelmesiyle kendini göstermekteydi.

Buna rağmen “benim türbanlı genç kadınıma…” yalanında ısrar edildi. “Görüntüler var” dedi diktatör, ekibinin en tuhaf ve kalitesiz unsurlarından Metiner “görüntüleri yayınlarsak, kötü şeyler olur” diye tehdit üfürdü.

Neden?

Burada bir diğer niyeti deşifre etmek gerekiyor. “Gezi yalanları”, iktidarının en başından beri gerçeği yeniden inşa etme, kurma hevesiyle hareket eden hükümetin en deli, en cüretli hamleleri olarak görülmeli. Tarafların psikolojisi ve hareket yeteneğini etkilemenin ötesinde bir hedefti gerçeğin yeniden inşası.

İstikrar için gereken fotoğraf
AKP rejiminin kendini istikrara kavuşturması için gerekli “Türkiye fotoğrafı”na yerleştirilmek istendi Kabataş hadisesi.

Bunlar camileri yaktılar-yıktılar, bütün kötülükleri Ergenekon yaptı, sol örgütler Ergenekon tarafından yönlendirildi türünden iddialar fotoğrafın tarihsel arka planıyken, “Gezi yalanları” güncel bir öge olarak kullanılmak istendi.

Sonuçta bu da bir “resmi tez”dir ve resmi tezler inandırıcı olup olmamalarından bağımsız bir biçimde etkilidir.

AKP bu etkiyi korumak, en azınan “iktidardaki yalan”ın gücünü yitirmemek için söz konusu fotoğrafı yeni ögelerle canlı tutmaya çalışmaktadır.

Sürekli yalan söyleyen bir iktidardan söz ediyoruz. Büyük bir skandala dönüşen Kabataş yalanı, bir taşla üç kuş vurmaya dönüktü. İki hedef ıskalandı ama diğeri için aynısını söyleyemeyiz.

“Hükümet kararıyla, söylenen bütün yalanların gerçek olmasına karar verilmiştir.”

Şu anda durum budur!

Emperyalist dünya Irak’ta kocaman kocaman yalanları saldırıya bahane ettiyse, Suriye’de aynı yalanlar ülkeyi büyük bir yıkıma sürüklediyse, Obama dinlemeler konusunda sabah akşam yalan söylüyorsa, bizde de “yalan iktidarın ağzında gerçeği temsil eder” ilkesi neden kanun haline gelmesin?

İktidar hedefli mücadele
Şimdi herkes teneke çalıyor, bazı gazetecilerle dalga geçiliyor, liberal Ufuk “görüntüler tam anlaşılmadı ama” diyerek kadın doğru söylüyor olabilir imasında bulunduğunda herkes “yuh” çekiyor ama bunlar yalanın iktidarına dokunmuyor. Çünkü ideolojiler bir yere kadar!

Tamam, ideolojik alanda AKP fena çuvalladı. Ama ya siyasi iktidar?

Unutmayalım, ideolojik mücadele siyasi iktidar hedefini içermedikçe, sonuç hep hüsran olur halk kitleleri için.

Şu anda yalanı, onun iktidarını tehdit etmeden daha fazla geriletme şansımız yok. Bu kadar. Daha ne olsun ki! Her gün, her saat yalan söylendiğini herkes anladı, biliyor.

Karşımızda “ben iktidarım, nasıl gazlama, kurşun sıkma, tutuklama tekelim varsa, yalan söyleme tekeline de sahibim” diyen bir özne var.

Bu öznenin iktidarı gayrimeşru ilan edilmedikçe, yalanın meşruiyet kaybı bir noktada durur.

İşte şimdi o noktadayız.

O GÜNLERDE NE DEMİŞTİK?

Velev ki...

“Camide içki içtiler” yalanı elinde patladı… Arada sıkıştıkça yine aynı nakarat, lakin nafile…

Nafile de, velev ki biri camiden içeri girmiş ve bu haltı yemiş olsun…

Meczubu var, provokatörü var, cinsi var, arızası var… Yapmadıkları şey değil, eline üç kuruş para tutuştursalar, “al şu şişeyi dal içeri” deseler, birini ikna ederler illa ki!

Ne olacak, “vay efendim, kutsal mekana tecavüz ettiler” diye ortalığı birbirine katıp, katliam çağrısı mı yapacak?

Türkiye’nin hemen her kentinde sokağa dökülen milyonların bu ve benzer konulardaki duyarlılığına, eylemlere açık açık destek veren sendika, meslek örgütü ve partilerin açıklamalarına, yaklaşımlarına rağmen tantanaya devam mı edecek?

Bu halk, gerekirse camileri de korur diktatörün fesatından…

Ne dedik, Kabataş’ta bebekli kadına saldıranları açıkla, görüntüleri kamuoyuyla paylaş, gerçekten varsa böyle densizler, hesabını Haziran direnişçileri sorsun. Elbette yanıt vermiyor.

Milyonlarca kişinin katıldığı kitlesel gösterilerden sonra, bir bölümü ilk elden tanıklar tarafından yalanlanmış iddialar ve saçma sapan komplo teorileri dışında elinde hiç ama hiçbir şey yok.

Kendi hesabı ise dağ gibi yükseliyor.

Halk “yanlış yapanın kulağından tutar atarız” kültürünü benimsedi.

Diktatör ise “kelle vermem” modunda.

Halk kendinden emin, halk Haziran Direnişi’nde yaygınlaşan ahlaka güveniyor; diktatör ise çorap söküğünden korkuyor.

Hangi birinden kurtulsun?

Binlerce polisin hedef gözeterek gaz fişeği ateşlediği görüntülerle, hastane raporlarıyla, çıkan gözlerle, kırılan kaburgalarla, yarılan kafalarla kanıtlanmış durumda. Velev ki değil; belli ki!

Yüzlerce kişinin polis araçlarına konup dövüldüğü, kadınların cinsel tacize uğradığı gün gibi ortada. Diktatör üfürüğü değil; acı gerçek!

Başbakanlık binalarında depolanan asidik malzeme katılmış TOMA suyuyla binlerce insanın yandığını yananlar değil, hekimler söylüyor. Kanıt yandaş medya cırtlaması değil; kızaran, soyulan, dökülen ciltler!

Daha öncesini geçtik, bir aydır üst düzey kamu görevlilerinin halkı aldatıp yalana başvurduğu yüzlerce örnek var, ortaya çıkarılmış. Şehir efsanesi değil; belgeli, kayıtlı!

En önemlisi öldürülenler var, diktatörün “destan yazan” korumaları tarafından. Yalancıktan değil; bilincimize kazılı, toprağa gömülü!

Velev ki, o boş bira kutusu caminin içinden çıksaydı…

Daha ne yapacaktı?

“Bunların katli vaciptir” mi diyecekti?

Halk diktatörün yalanına dolanına ve de celallenmesine kararlılıkla, akılla, yaratıcılıkla karşı koymaya devam ettiği sürece mesele yok.

Çünkü sanıldığının tersine, kendi tabanını güçlü tutmak, harekete geçirmek için değil, halkı bezdirmek, direnişe katılanlarda kafa karışıklığına yol açmak için “içtiler, saldırdılar” plağını tekrar tekrar dinletiyor. Hesabı insanların “eyvah bu iş kontrolden çıktı” demesiydi.

Peki sonuç? İnsanlar hem öfkeli hem ne yaptıklarını biliyor; kontrolden çıkan ise besbelli ki diktatörün kendisi!
(4 Temmuz 2013, soL gazetesi)

Kemal OKUYAN | Tüm Yazıları
Hits: 1025