Tüketim ekonomisi yolun sonuna geldi gelmesine de.

~ 03.02.2014, Bülent SOYLAN ~

Ekonomi’nin tanımını bilir misiniz?
Üniversitelerde bu alanda eğitim verilirken ilk önce bunu anlatırlar:
“Ekonomi, kıt kaynakların idaresi demektir” denir.
Ardından eklerler; ekonomide hiçbir kaynak sınırsız değildir; yerinde kullanmak gerekir.

Pek çok dile Yunancadan geçmiş “ekonomi” sözcüğü "oikia” yani “ev” ve "nomos" yani “kural” köklerinden gelir, "ev yönetimi" anlamındadır.
Tabii bu evin reisinin “babalanması”, ya da hanımefendisinin “Evde benim sözüm geçer” demesi anlamında değil; kimin sözü geçerse geçsin, evin nasıl geçindirileceği, gelirinin giderinin nasıl olup da bir birine denk getirileceği, çorbanın her gün kaynatılabilmesi anlamındadır.

Dolayısıyla ülkelerin ekonomisini yönetmek de o anlamda anlaşılır.
Ekonomiyi iyi yöneten; en çok “sarf eden” değil, aynı zamanda paranın nasıl kazanılacağını, bu değirmenin suyunun nereden geleceğini, bir ara su bol gelse de bunun halka yüklediği maliyeti iyi hesabeden kişidir.

*
Ekonomiyi idare edenler –bazı dönem kaymaları olsa da- aslında o ülke halkının kendi ekonomisini yani gelir ve giderini idare ederler.
Halk kazanıyorsa ekonomi kazanır, kazanamıyorsa ülke ekonomisi de kazanmıyordur.
Halk zenginse ekonomi zengindir, halk fakirse ekonomi fakirdir.

Şu, genellikle popülist, eyyamcı politikacıların işidir:
Kural bu olmasına karşın bazen “büyük düşün” deyip büyük büyük, gayet lüks harcamalara girilir. Halkımız da havai fişekleri seyrettiği gibi bu icraatı büyük bir keyifle seyreder.
Seçim zamanı da “Bak bunların zamanında neler görüyoruz, var mıydı eskiden bunlar” derler.
Bir düşünelim bakalım; halkı kazanmayan bir ülkenin ekonomisi kazanıyor olabilir mi?
Olamaz tabii… Ülkedeki yabancı yatırımcılar ve o yatırımların bir ucundan tutanlar hariç halk kazanamıyor, borç harç geçiniyorsa hiç merak etmeyin ülke ekonomisi yani milli ekonomi de borç harç geçinebiliyor ama o icraatı ülkenin zenginliği sanılıyordur.

Bizde ayağını yorganına göre uzat denir ya, işte ekonominin bir tanımı da odur.
“Yorgan” geliri, “ayak” harcamayı temsil eder. İpin ucunu kaçırırsanız yorgan kısa gelip ayaklar dışarıda kalır, üşütürsünüz maazallah.
Ekonomiyi sadece para hareketi olarak gören bazı siyasetçiler, nasıl ve hangi maliyetle gelirse gelsin o gelen paraya bakıp, buldukça “icraat”a geçerler.
“İcraat” parayı harcarken de hoştur, karşılığında bir şeyler ortaya çıkınca da… Ama harcanan paranın kaynağı ülkenin geliri değilse, yani yorgan kısa ayaklar dışarıda ise, O zaman bırakın demelisiniz bu ayakları…

*

-Ama bak adam duble yollar yapıyor, dünyanın ikinci büyük havaalanına layıksınız diyor, üçüncü köprüyü kuruyor, yeni bir İstanbul Boğazı kazdırıyor… İstanbul Boğazı!
Yazının başında Bir ekonomi “kazandığı kadar harcayabilir” demiş bir de “dönem kayması”ndan söz etmiştik.
Evet, ekonomilerin gelir-harcama dengesi vardır ama bu “genel denge”de bazen ve çoğu zaman da harcamalar gelirleri aşabilir.
Ekonomi yönetiminde gösterilmesi gereken bütün hassasiyet, bu aşmanın neye rağmen ve ne ölçüde olduğu konusundadır.
Gücünü bu devletin ekonomisini de yönetme yetkisinden alan siyasetçi anlatır: “Devletin kasasından beş kuruş çıkmadan, al 20 yıllığına işlet dedik, verdik!”
-Peki vermeseydin de kendin yapsaydın?
-…………….!
Yapamaz, ama arkasından da öğünür: İşte biz bunları yapabilen bir iktidarız!
-Hayır efendim, bu devr-i iktidarınız zamanında kazanılanın sarfı değil; her kimler ise, gelecek dönem iktidarlarının bütçesinin, gelecek nesillerin harcamasının kendi iktidarınıza kaydırılmasıdır.
Kaldı ki eski iktidarların birikimlerini de babalar gibi satmış değil miydiniz?  Yani seksen yol öncesinden 20, 30, 40 yıl sonrasına kadar yüz yılı aşan bir dönemin gelirleriyle bu yapılanlar.
-Evet ama gelecekten borçlanmadan da hiçbir iş olmuyor?
-İyi de geleceğin bir ucu kıyamete kadar uzanıyorsa siz de kıyamete kadar geçecek bütün yılları ipotek altına mı sokacaksınız?

*
Bu tarz-ı siyasetin her şeye rağmen ekonomiyi bozacağı, bir gün para akışının aksayacağı, kaynakların kuruyacağı düşünülmeliydi.
Çünkü ekonominin temel aracı “para” da sebilullah değil, kıt kaynaklardandı.
Düşünülmemiş, aksine “büyük düşünüp büyük büyük harcamalara girilmiştir.
İşin kötüsü; ekonomi bilmezlik, iktidarın kendi siyasetinin geleceğini de tamamen bu para akışına bağlamıştır.
Para kesilince icraat kesilecek, yatırımlar önce aksayacak sonra da duracaktır.
Dışarıdan gelen para kesilince hatta bir ölçüde geri gitmeye başlayınca bu siyaset artık ne yapabilir?
Hangi “En büyük” “en modern” “en muhteşem” “en çılgın” icraatı finanse edebilir?
O “isteyene istediği kadar borçlanma imkânları” ortadan kalkınca halk ne düşünür?
“-Dışarıdan gelmezse yine halktan alırız” deseniz de kendi derdindeki halktan neyi alabilirsiniz?

*
Hani bir laf vardır:
“Harç bitti, inşaat paydos!”
Para bitince bu siyaset tarzı da bitmiştir.
Dikkat edilirse son zamanlarda da yeni bir siyaset tarzına yönelinmiştir.
Yaşanan sertliklerin, hukuksuzlukların, arayış zikzaklarının nedeni budur.
Ama ne yazık ki çaresi yok.
Yabancıların söylediği şu laf da durumu çok iyi anlatıyor:
No Money no company” yani para yoksa kumpanya da yok!

 

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 1273