Herkesin Şeytanı Kendine

~ 19.01.2014, Nihat BEHRAM ~

‘2012 Ekimi’nde ‘hac farizası’nı (2. kez) yerine getirdiği günlerde ‘şeytan taşlama’ sonrasında, Hacı Arınç “Şeytanımızı taşladık” dedikten sonra eklemişti: “Çok rahattı önümüz; birbirimizin kafasına denk getirmedik, doğrudan şeytana attık”. ‘2011 Mayısı’nda Hüsnü Karakullukçu’nun Danıştay Başkanı seçildiğinde ise, “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” dedikten sonra eklemişti: “Şu 4+4+4 ü de çıkaralım, arkasından 2B’yi çıkaralım, sıra köy kanununa gelsin inşallah; ben de emekli olursam, her halde bir köyde muhtarlığa aday olabilirim!”
 
O rahat günlerinde, birlikte ‘şeytan’ taşlayanların bugün birbirlerini ‘şeytan’ ilân edişlerinin yorumu ve ‘verdikçe veren Allah’ kavramının çözümü bu yazının konusu değil. İsteyen, ‘her şey ortada’ der, isteyen Arınç’ın ‘kurban olduğum’ sözünü çözümler; yani bunlara iktidar gücü veren ABD olduğuna göre, ABD’yi Allah (dolayısıyla, kendilerini de peygamber) gibi gördüklerini söyleyemem ama o günün ‘kurban olma’ haliyle bugünün ‘kurban olma’ halindeki anlam farkı düşünmeye ve çözüme değer!
 
O dönem padişahlık hayallerinin gerçekleşmesi ‘çantada keklik’ti!.. Hele 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu’ndan yüzde 57,88’le çıktıklarında, artık ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız ümmetin’di!.. Gelecek 4 yılı değil, 100 yılı programlamaya başlamışlardı. “Allah’ın yardımıyla” ulaşacakları 2023 / 2053 / 2071 yılları hakkında konuşuyor da konuşuyorlardı: “İstanbul’un fethinin, yani İmparatorluk oluşunun ve yükselişe geçişin 600. yıl dönümüne ve 1071 Malazgirt Zaferi’nin 1000. yıldönümü, Anadolu’ya girişimizin 2000. yıldönümüne de hedefler koymalıyız!” diyorlardı. “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor”du!.. Dışarıda ABD ve Batı ‘Ilımlı İslam’ cilasıyla arkalarındaydı. İçeride “Siyasi İslam”a kurban yüzde 50’nin beyninde ‘Din Devleti’ hayali beslendi de beslendi. Suudi sermayesinden altın dolu havuzları, ecdatlarından kılıcı kanlı Yavuzları, ‘Yetmez ama Evet’çi eblehlerden öttükçe öten horozları, savaş taşeronluğundan vantuzları vardı. Din; kalplerindeki duygu değil, ellerinde silah olmuştu. Ne yapsalar; açıklaması “Allah’ın izni, Tanrı’nın takdiri” ydi. Çünkü din maskesi, hem afyonlu yüzde 50 nezdinde yapılanlara ‘kutsallık’, hem kendilerine ‘dokunulmazlık’ sağlıyordu. ‘Kutsallık’ yanında ‘vekil dokunulmazlığı’ ne ki? AKP yandaşlarının, “Allah’ın Anadolu’ya bir lütfu” dedikleri RTE’yi, AKP’li vekil, “Başbakan Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” diye tanımladı.
 
‘Haziran İsyanı’ ve ‘Suriye Duvarı’na tosladıktan sonra işler değişti! Daha doğrusu, maske düştü. ‘Verdikçe veren’ ABD ve Batı ‘aldıkça alma’ hesabı yapmaya; ‘birlikte şeytan taşlayanlar’, şeytan diye birbirlerini taşlamaya başladı. Çaldıkça çaldıkları ortalığa saçıldı! ‘Ayakkabı kutusu’ açıldı! Kara para, evlerdeki milyon dolarlar, rüşvet, yolsuzluklar apaçık ortada ama açıklama formülünü yine ‘kutsal bilinmeyen’de buldular: Ayakkabı kutusundan çıkan milyonlarca doları ‘imam hatip yaptırmak için biriktirdiklerini’ söylediler. Savcılık sorgusuna gitmediği için ‘yakalama kararı olan Bilal’, günler sonra babasının makam aracında görüntülendi; adliyeye giderken değil, mezarlığa ve Çamlıca Tepesi’ndeki cami inşaatına giderken! Düşünün ki, o da yasal değil! Başbakan’ın ‘sorgu kaçağı’ oğluyla ziyaret ettiği cami inşaatı; Çamlıca Tepesi’nin ‘sit alanı’ ve ‘İstanbul silueti’nin parçası olması nedeniyle ‘imara kapalı’ bir bölgedir. Oradaki cami inşaatı SİT Kurulu ve TMMOB’nin “Yasa dışıdır” diye itiraz edip konunun yargıya taşınmış olmasına rağmen, “Çamlıca Tepesi’nde cami, AVM ve rezidans projesine imar izni” Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca verilmiştir. Yani, ‘sorgu kaçağı’ oğluyla Başbakan’ın ziyaret ettiği mekândaki ‘kutsal yapı’ inşaatı da bir biçimde kaçaktır! Hakkında yargı kararı sonuçlanmamış bir ‘inşaata’ Başbakanca yapılan sansasyonel ziyaretin, ‘yargıyı etkileme’ anlamı ise, işin diğer yönüdür!
 
Laisizmin lânetlendiği toplumlarda ‘iş adamı ve siyasetçi’ manzaraları başka nasıl olacaktı? Vatandaşa gelince; siyaset ve ekonomiyi din motifleriyle görmeye müptela kılarsanız, sevap ile günah arasına sıkışıp, böyle aval aval bakar. Dinciler laisizme boşuna mı saldırır? Çünkü, laisizmin lanetlenmesinde ‘Tanrı adına çalmanın güvencesi’ gizlidir; ellerini havaya açıp duanın gölgesinde ‘Tanrı adına çalan’a “Eller yukarı!” diyerek ‘kanun namına’ yargılama güvencesi ise laisizmde. Yazık ki, o da bizde yoktur! 
--------------------------------------------------------
Peter Ustinov: “Din alışkanlığı düşünmekten kaçmanın kolay yoludur”

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1050