"AKP'nin olmasın ama Cemaat'te de kalmasın"

~ 13.01.2014, Fatih YAŞLI ~

2010 referandumunun üzerinden üç yılı aşkın bir süre geçti. Bu, öylesine önemli bir referandumdu ki rivayete göre akşam sonuçlar açıkladığında Erdoğan sevincini “işte şimdi gerçekten iktidar olduk” diye ifade etmişti.
Referandumun propaganda kampanyası, “12 Eylül darbesiyle hesaplaşmak” ve “demokratikleşmek” üzerine oturtulmuştu; bu kampanyaya göre anayasada yapılacak değişikliklerle darbelerle ve darbecilerle hesaplaşmanın yolu açılacak, Türkiye daha demokratik bir ülke haline gelecekti.

Kampanyayı hem AKP hem de Cemaat olağanüstü bir gayretle sürdürdü, AKP-C medyası sandıktan “evet” çıkması için muazzam bir çaba gösterdi, şimdilerde Batı medyasında kendilerinden “kullanışlı ahmaklar” diye söz edilen liberaller de “yetmez ama evet” diyerek iktidarın arkasında durdular.

Oysa 12 Eylül referandumu, bırakın 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmayı, tam tersine 12 Eylül’ün idare mantığının devamı anlamına geliyordu; çünkü özü itibariyle bu değişiklikler yasama, yürütme, yargı üçlüsünden yürütmenin yetkilerini artırıyor, darbenin zayıflattığı kuvvetler ayrılığını iyice zayıflatıyordu.

Dolayısıyla AKP’nin 12 Eylül referandumundaki planı, yürütme gücünü ve yasama organındaki çoğunluğu elinde tutarken, yargıyı da yürütmeye bağlamak ve böylelikle mutlak iktidar olabilmekti.

Bu plan tıkır tıkır işledi; sandıktan evet çıktı, HSYK’nın ve yargının yapısı bütünüyle değişti, “vesayet, vesayet” diye mağdur edebiyatı yapanlar yargıyı yürütmenin vesayeti altına sokmanın altyapısını oluşturdular.
İşler gayet yolunda gidiyordu ama AKP’nin gözden kaçırdığı bir şey vardı: O da yapılan değişikliklerin yargıyı kendilerine değil, yıllardır buna hazırlanan ve kadrolaşan Cemaate bağlamanın önünü açtığıydı. Yani yargı, 12 Eylül referandumuyla birlikte, AKP’nin değil, gayri resmi koalisyon ortağı Cemaatin olmuştu.

Yargının da tıpkı emniyet gibi Cemaate bağlanması AKP-C koalisyonunun iyi günlerinde herhangi bir sorun teşkil etmedi; ne de olsa Ergenekon’da, Balyoz’da, KCK’de “ortak düşman”la mücadele devam ediyordu ve düşman ortakken birbiriyle kavga etmenin bir manası yoktu!

Ancak “ortak düşman” tasfiye edilip “yeni Türkiye” kurulduktan sonra, yani AKP ve Cemaat devletin yeni sahibi haline geldiklerinde, “iktidarı nasıl bölüşeceğiz” kavgası başladı ve 17 Aralık Operasyonuyla birlikte AKP, yargı ve emniyeti Cemaate bağlamanın kendisi açısından nasıl büyük bir hata olduğunu anladı.

Birkaç gündür yaşanan “HSYK’da değişiklik” tartışmalarını da bu bağlamda okumak gerekiyor: Bu haliyle HSYK, AKP’nin “millet iradesi”, “darbecilerle hesaplaşma”, “demokratikleşme” gibi söylemlerle yarattığı ve şimdi kendisini yemeye hazırlanan bir canavardır.

Tarihin ironisine bakın ki düne kadar Cemaatin yargıdaki gücü aracılığıyla “askeri vesayet”e karşı savaşan AKP, bugün “yargı vesayeti”nden söz etmek ve referandumda dile getirdiği bütün tezlerden geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Tarihin başka bir ironisi ise 12 Eylül referandumunda “hayır” diyen muhalefetin şimdi birtakım yeni ittifaklar adına, HSYK’yı mevcut haliyle savunma pozisyonuna gelmesidir.

Oysa yargının AKP vesayetine sokulmasının alternatifi, Cemaatin özel mülkü olarak kalmasını savunmak değildir. Dahası, AKP’nin kurduğu otoriter rejime, düne kadar o rejimin operasyonel gücü olanlarla birlikte, onlarla aynı yerde durarak direnemezsiniz.

O yüzden şimdi toplumsal muhalefete düşen, bu iki güçten birine yedeklenmek değil, çelişkileri derinleştirip gerçek anlamda bir alternatif yaratmak için çaba göstermektir.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1120