'Otoriter muhafazakarlık' ve demokrasi

~ 09.11.2013, Nuray MERT ~

“Ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler” (Cemil Meriç, Jurnal 1)

İktidar partisinin ne kadar ‘demokrat’ ve  ‘özgürlükçü’ olduğunu özellikle üçüncü dönemde sergilediği  söylem ve icraatlarla  gayet iyi gördük. Son olarak, Başbakan’ın  ‘kızlı erkekli yaşam’ konusundaki açıklamaları ve partisinin ona verdiği destek, durumun vehametini bir kez daha gözümüzün içine sokmuş oldu, o kadar. Ancak şimdi isyan edenlere, basın, ifade, siyasal özgürlükler konusunda  ses çıkarmadan neden bu kadar sabrettiklerini  bir kez daha sormak gerek. Evet, özel hayata bu denli müdahele ile yeni bir eşik atlanmış oldu ama,  diğer özgürlük alanları daha az mı önemliydi diye düşünmek lazım. Veya, genel özgürlük alanlarının bu denli baskılandığı bir ülkede işin özel hayat sınırına dayanması beklenmedik bir şey miydi diye sormak zamanı.

Diğer taraftan, ‘kızlı- erkekli yaşam’  konusunun,  kamu ve Meclis’te başörtüsü özgürlüğü sorunun çözülmesi ardından gündeme gelmesi nedeniyle, kimse başörtüsü özgürlüğü konusunu  tekrar parmağına sarmaya kalkmasın. Yıllarca başörtüsü özgürlüğünü savunan biri olarak, muhafazakar siyasetin her olumsuzluğunun bu konuyla ilintilendirmeye çalışılmasına şahit olmuş ve ‘ancak mı anladınız  muhafazakarların sadece kendilerine özgürlük istediklerini?’  sorusuna maruz kalmış biriyim. Bu akılda olanların, özgürlükler meselesinin, o özgürlükleri talep edenlerden bile bağımsız, ‘ilkesel’ bir konu olduğunu kavramaları gerek. Kamuda başörtüsü serbestisi, demokrasi ve özgürlük alanında olmazsa olmaz bir konuydu ve bu konuda gelinen aşama memnuyiyet vericidir, nokta.

Diğer taraftan, kendilerini ‘muhafazakar demokrat’ olarak tanımlayarak siyaset sahnesine çıkanların vardığı yer ‘muhafazakar otoriterlik’ oldu, konu budur.  Türkiye’nin ‘demokratlar’ının çoğu, ‘laikçi-Cumhuriyetçi otoriterlik’le hesaplaşmanın, demokratikleşme için yeterli olduğunu düşünüp,  mevcut iktidara koşulsuz destek vererek, muhafazakar otoriterliğin statükosunu kurmasına adeta el verdiler, geçmiş olsun. Meseleyi  ‘akıl tutulması’, ‘devletçiliğe geri dönüş’ ve ‘seçim hesabı’ diye izah etmeye çalışmak da, temel sorunu görmezden gelmeye devam etmek olur. ‘Akıl tutulması’ tabiri, herkesin üzerinde aynı doğruda buluşacağı ve ortak doğruyu gösteren bir ‘akıl’ olabileceği varsayımına dayanan bir objektivizme  işaret eder, oysa siyasette  söz konusu olan, farklı dünya görüşlerinin farklı akıllarıdır. Burada mesele, farklı akılda olanların birlikte yaşamasını mümkün kılacak ‘özgürlük’lere razı olması veya olmamasıdır. Razı olmak, ‘demokrat’lığı,  olmamak ve kendi aklını, doğrusunu dayatmaya çalışmak ‘otoriter’liği tarif eder. Bu konunun ‘devletçilik’ olarak izahı da eksiktir, zira her otoriter siyaset bir baskı aracı olarak devletçiliğe yönelir, ancak,  seçimle iktidar olanların güç kaynağı, her şeyden önce ‘toplumsal destek’tir. Seçim hesabı  tam da bu nedenle devreye girer,  muhafazakar bir parti, ancak baskıcı siyasetlerin toplumsal desteğini artıracağını görüyorsa, bunu seçim hesabına dahil eder. Halihazırda, muhafazakarlık adına baskıcı siyasetler, ne partinin içinden, ne muhafazakar tabandan, ne bu kesimin entelektüellerinden tepki almamaktadır. Demek ki, bu ülkede toplumun  muhafazakar kesimleri halen, kendilerinden farklı düşünen ve yaşayan diğerlerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasından rahatsız olmamakta veya hatta memnun olmaktadır. Asıl, demokrasi sorunumuz budur, ‘sivil toplumu’ her sorunun dışında masum bir alan olarak görüp, olaya ‘devletçileşme’, ‘Ankaralılaşma’, ‘Muhafazakar Kemalizm’ diye kılıf bulmanın alemi yok, zira sorun, sandığımızdan daha büyük bir sorun. Sorunun ne ölçekte olduğunu ise, önümüzdeki seçimlerde iktidar partisinin alacağı oy oranı ile görmüş olacağız.         

Son olarak, ‘muhafazakar kesimde herkes Başbakan gibi düşünmüyor ama farklı nedenler ile iktidarı destekliyor’,  ‘parti içinde de rahatsızlık var, ama kimse ses çıkaramıyor’ veya ‘iktidarı destekleyen yazar çizerlerin birçoğu yerini korumak, iktidara yaranmak için eleştirel davranmıyor’ tesellilerine sığınmak daha da ümitsiz bir tablo içinde olduğumuzu göstermek dışında hiçbir anlam taşımıyor. Unutmayalım ki, otoriter düzenler, sadece otoriter kafada olanların siyasal gücü ele geçirmesinin sonucu değil, belki de daha fazla  ‘korkup tırsanların’, ‘çıkarları uğruna ses etmeyenlerin’, ‘makam mevki adına ateşe körükle gidenlerin’ ve en azından ‘özgürlük’ diye bir derdi olmayanların eseridir.  Türkiye’de mevcut tablo budur.
Açın iktidarı destekleyen gazetelere bir göz atın, iktidar partisinin kafasında olanlar bir yana,  kafayı kuma gömmek adına, hala muhalafet analizi yapmak gibi  bin bir numara çekenlere bir göz atın, bu sefilliği zihninize kazıyın zira geldiğimiz noktada, onlar en az otoriter muahafazakarlar kadar sorumluluk taşıyor. Unutmayalım, otoriter rejimler aynı zamanda iyi bir kişilik testidirler, demokrasi ve özgürlükler ise kişililiksizliğin yaygın olduğu toplumlarda hayat kaynağı bulamaz.

Nuray MERT | Tüm Yazıları
Hits: 1045