İlk Mektup

~ 09.09.2013, Mustafa BALBAY ~

Sincan’da yeniden bir hayat kurarken, yaşadığım “ilk”ler de ister istemez beynime kazınıyor.
İlk karşılaştığım infaz koruma memurları...
İlk ziyaretçiler...

İlk mektuplar...
İnfaz koruma memurları oturdukları semtin adını söyleyince, her bir semt ete-kemiğe bürünüyor, bir suret gibi görünüyor. Çoğuna konferans için gittiğim aklıma geliyor, o günler gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor.
Aramızda birkaç duvar olsa da koğuş komşularım çoğunlukla Ankara’nın Yenidoğan ve Çinçin semtlerinden. Özgürlükte ayda bir kez bir gecekondu semtinde kahveye gider, çay içer, sohbet ederdim.
Yenidoğan’da alıştığım bir kahve vardı. İlk gidişteki sohbetimizi köşe yazısı yapmıştım. Yazıyı kahveye asmışlardı. Çocuk yaştaki garson beni görünce,
“Buraya gelince yazı yazan abi geldi” derdi.

 

***


İlk ziyaretçilerim Ankara’ya gelişimin hafta başından itibaren birer gün arayla Utku Çakırözer, Emin Çölaşan ve Saygı Öztürk, Aytun Çıray oldular.
Ankara sevincimi ilk onlarla paylaştım. Her şeyden önce aileme daha yakın olmanın getirdiği mutluluk... Mekân değişikliğini yeni bir soluklanma, yeni bir enerji dolumu, yeni hedefler koyma olarak görüp, bunların heyecanını paylaşmak...
Silivri’de beni dışarıdaki hayata en çok bağlayan,
“sosyal avukatlarım” dediğim, her biriyle tam bir aile olduğumuz o güzel dostlardı...
Benzer dostlukları Ankara’da kuruyoruz. Böylesi dostların kıymetini anlatamam.

 

***


Söz uçar yazı kalır ya... Dışarıyla kurduğumuz bağın en önemli halkası aldığım mektuplar...
Yazı aramızda, 22 Ağustos’ta Ankara’ya gelişin ertesi günü 5 adıma 14 adımlık havalandırmada koşarken,
“acaba ilk mektup kimden, nereden gelir” diye düşündüm...
25 Ağustos’la başlayan haftanın ortasında postadan sorumlu memurun getirdiği mektup demetinin en üstünde Ordu damgası vardı. Tüm mektupların damgalarındaki tarihe baktım ilki 23 Ağustos damgalı bu Ordu mektubuydu.
Ordu Fen Lisesi’nden bir öğrenci yazmış.
Genç kuşak mektuplarına ayrıca seviniyorum. Gençler bizim hem bugünümüz hem geleceğimiz.
Mektubun sonuna, ad soyad imza ve Ordu Fen Lisesi yazmış, yaşını eklemiş. İlk bakışta 175 diye okudum, şaşırdım. Hemen fark ettim ki 17’den sonra küçük virgül var. Tabii ya, o yaşlarda buçuk da önemli. Aslan mektuptaşım benim 17.5 yaşında.
Sıcak mektubun çok sıcak yanları dışında özetini paylaşmak isterim:
“Değerli Mustafa Babam/Abim,
Hitap sözcüğünü bulamadım. Zaten nereden başlayacağımı bilemeden yazıyorum bu satırları.
Benim için güçlü, saygın insanlara verdiğim en güzel unvan “abi” oldu bugüne kadar. Lakin tam da babam yaşındasınız. Baba diye de hitap etmekten kendimi alamadım. Sebebi sadece yaşınız değil, tahmin etmişsinizdir.
Bizim yaşayacağımız hayatı, kendi hayali hayatınızdan üstün tuttunuz. Evlatlarınız bedel ödedi ama, siz evlat onlar da kardeş kazandı...
Her ıstıraba karşı alnınız ak, başınız dik kalma mükafatı kazandınız.
Ancak ve ancak yüzünüzü bizden uzak tutabilirler. Bir de eski günleri yâd etmek için program kayıtlarınızı izlerken ağlatırlar bizi. 5 yılda ancak saçınızı aklaştırabilirler, asla sizi unutmayız. Yine dost meclislerinde sizi konuşuruz, bizden daha küçüklere sizi anlatırız.
Biz senden razıyız, sen de bizden razı ol babam.
Kargacık burgacık harflerle yazmış olsam da mektubun size ulaşması benim için bir onurdur. Umarım size göndereceğim son mektup budur ve bir dahaki seferi sizi okulumuzda söyleşi yaparken görürüm.”
Böylesi anlarda kendime şunu söylerim:
Balbay arkadaş, bu sevgiyi hak etmelisin, daha çok üretmelisin...
İlk mektup güzel bir Ankara başlangıcı oldu. Özgürlüğe koşar gibi...

Mustafa BALBAY | Tüm Yazıları
Hits: 1032