Kitlesel hareketlenme: İlk tespitler

~ 08.06.2013, Metin ÇULHAOĞLU ~

İstanbul’da başlayıp Türkiye’nin dört bir yanına yayılan eylemlerle ilgili birtakım genel tespitler ve çıkarsamalar yapmak mümkün görünüyor.

“Hareket” kavramı belirli bir süreklilik de ima ettiğinden ve eylemlerin sürekliliği konusunda şimdiden bir şey söylemek mümkün olmadığından, yaşananlara “halk hareketlenmesi” ya da “kitlesel tepki/patlama” gibi terimler daha uygun düşüyor.

Lafı uzatmadan, son bir hafta içinde yaşananların bir hülasasını farklı cepheler açısından kendimce özetlemeye çalışacağım.

Dış güçler ve düzen cephesi:

Eylemler, hiçbir şekilde, birtakım odakların “düğmeye basmasıyla” açıklanmamalıdır. Ortada adıyla sanıyla kendiliğinden yanı ağır basan bir kitlesel tepki vardır ve böylesine kitlesel bir tepkinin hem çok somut bir hedefi (iktidar ve onun başı) olması hem de bu genişlikteki tepkilerde görülebilen örneğin vandalizm gibi kimi eğilimlerden uzak kalabilmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir özelliktir.

Bazılarının elinde bira şişesi varmış, yer yer küfür de ediliyormuş…

Gerçekten kitlesel olan ve tepkisel yanı ağır basan bir hareketlenmede bunların da olması doğal değil mi?

Gelelim ara başlığa…

Üç odaktan söz edebiliyoruz: Dış “gözlemciler”, cemaat ve Türkiye’deki sermaye çevreleri…

Bu üç odağın olaylara yaklaşımındaki ortaklık dikkat çekicidir. “Hadi böyle bir şey için düğmeye basalım” dememişlerdir elbette, ama gelişen olaylardan belirli bir doğrultuda yararlanmaya çalıştıkları ayan beyan ortadadır. İstenilen, Erdoğan’a ve peşinden gidenlere bir ayar verilmesidir; Suriye politikalarında, başkanlık sisteminde, tek adamlık özlemlerinde ve hatta Kürt diyalogunda…

Ancak, dikkat: Bu yararlanma yaklaşımında amaç, defter dürme değil, ayar vermedir. Erdoğan ve biraz daha “yontulmuş” tarzı, bu odaklar için vazgeçilmezliğini halen korumaktadır. Birincisi, bu.

İkincisi ise, Erdoğan’ın bu ayarı ne kadar içine sindirebileceğidir ki kendisinin “tamam, dersimi aldım” demesi ve bundan böyle kalıcı bir itidal içine girmesi mümkün görünmemektedir.

Sonuçta. Erdoğan kendisine ayar vermek istenildiğini elbette bilmektedir ve ayarcı çevrelerle kimi noktalarda uzlaşma arayacaktır; ancak fırsatını bulduğu anda bu çevrelere olmasa bile muhalefet saydığı her odağa yeniden saldırıya geçecektir.

Kimse, önümüzdeki dönemde dersini alıp mutedilleşmiş bir Erdoğan beklememelidir.

Galatasaraylı Engin’de, Fenerbahçeli Emre’de bile olabilir, ama Erdoğan’da olamaz…

***

Sol:

Birincisi: Açık konuşmak gerekirse, solun hem tepkinin ve hareketlenmenin kitleselliğine vurgu yapıp hem de “yeterince kontrol edip sürükleyemedik” diye hayıflanması anlamsızdır. İstanbul ve Taksim söz konusu olduğunda yüz binlerden, sirkülâsyonla birlikte milyondan söz ediliyorsa, bugünkü sol daha mütevazı olmalı ve kendine boşu boşuna eziyet etmemelidir. Bugünkü durumda örgütlü sosyalist sol arzu ettiğini eksiksiz olarak en fazla 20-30 binlik bir “dış kitleyle” gerçekleştirebilir.

Ötesi, aşırı iddiacılık olur.

İkincisi: Sol, eğer varsa “ama büyük çoğunluk orta sınıflardandı” şerhinden ve burukluğundan da mutlaka vazgeçmelidir. İki nedenle: Birincisi, eğer “işçi sınıfından” doğrudan doğruya “varoşların kent yoksulları” anlaşılmıyorsa, eylemciler arasında işçilerin de olduğu bir gerçektir. İkincisi, eylemcilerin diyelim yüzde 99,9’u orta sınıflardan insanlar olsa bile, sosyalist solun hemen hemen istisnasız tüm sloganlarına eşlik eden bir “orta sınıf” sosyalistleri neden rahatsız etsin ki?

***

Kürt siyaseti:

Son eylemler ve halk hareketlenmesi, bu ülkenin insanlarının, kimi çevrelerin pek akıllarına gelmeyen motiflerle de eyleme geçebileceklerini göstermiştir. Eğer deyim yerindeyse, İstanbul da kendi “Newroz’”unu böyle yaşamıştır.

İstanbul eylemlerinin en dikkat çekici, bu arada belki de en değerli yanı, “Kürt düşmanlığının” hiç olmaması ya da minimum düzeyde kalmasıdır.

Kürt siyaseti, bu özelliğin değerini mutlaka bilecektir.

Dikkatli ve özenli olması gereken bir başka nokta daha vardır: Bu ülkede nasıl her Kürt “bölücü-ayrılıkçı” değilse, dini inancı olan her insan nasıl “şeriatçı” sayılamazsa, Mustafa Kemal posteri, Türk bayrağı taşıyan ve “Kemalizm” diyen insanlar da toptan darbecilik-Ergenekonculuk vb ile ilişkilendirilmemelidir.

Zaten tarihte ve dünyada, sadece ve sadece darbeciliğe ve çeteciliğe indirgenebilecek hiçbir ideoloji yoktur.

Solu içinde şeriatçıların ve “bölgesel güç olma” özlemcilerinin de yer aldığı bir cepheye davet edenler, her yerde ve her zaman değil ama böylesine büyük ve kitlesel bir hareketlenmede Mustafa Kemal’li bayraklara tahammül edemiyorlarsa, “Türkiye partisi olma” iddialarını bir kez daha düşünmelidirler.

***

Başka “cephe” kaldı mı?

Akil insanlar?

Medya?

Liberal solcular ya da sol liberaller?

Herhalde onlar da kendi tespitlerini yapıp sonuçlarını çıkarmışlardır.

Bu noktadan sonra zaman ve yer ayırıp ilgilenmeye gerek yok…

(SolHaber)

Metin ÇULHAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 900