Tarihin akışı uçurumun kenarından nasıl döndü?

~ 03.05.2013, Sedat ERGİN ~

TARİHİN akışında nehir yatağının değiştiği kırılma noktaları gelecekteki büyük değişikliklerin de habercisidir. Ancak bir hadisenin gerçekte ne anlam taşıdığını, meydana geldiği anın sıcaklığı içinde değerlendirmek mümkün olmuyor. Tarihin hükmünü verebilmesi için, kırılmanın yol açtığı sonuçların olgunlaşmasını beklemek gerekiyor.

Bu çerçevede geçen yıl şubat ayında Özel Yetkili Yargı sisteminin MİT Müsteşarı Hakan Fidanda dahil olmak üzere 5 MİT’çiyi tutuklamak için giriştiği hamleyi ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bunu önlemek için yaptığı müdahalenin sonuçlarını, aradan 15 ay geçtikten sonra bugün özellikle Kürt açılımının geldiği noktada çok daha isabetli bir şekilde değerlendirebiliyoruz.
* * *
Bu değerlendirme için şimdi biraz geriye gidelim ve 7 Şubat 2012 Salı günü akşam saatlerinde Hürriyet muhabiri Arda Akın’ın gazetenin web sayfasında yayımlanan haberinin Türkiye’nin gündemine bir nükleer bomba gibi düşmesiyle patlak veren krizi hatırlayalım.
Bu habere göre, İstanbul’da görevli Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da dahil olmak üzere 
5 MİT’çiyi arayarak, “şüpheli” sıfatıyla ifadelerini almak üzere 9 Şubat Perşembe günü Beşiktaş Adliyesi’ndeki odasına davet etmişti. 
Fidan dışındaki şüpheliler bir önceki MİT Müsteşarı Emre Taner, PKK ile yürütülen Oslo görüşmelerinde kilit rol oynayan yardımcısı Afet Güneş (emekli) ve MİT’te üst kademede aktif görevde olan Yaşar Yıldırım ile Hüseyin Kuzuoğlu idi.
* * *
Ortaya çıkan gerçek, İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi ile Beşiktaş Adliyesi’ndeki bazı özel yetkili savcıların, MİT ile PKK arasında büyük bir gizlilik içinde yürütülen temasları ve ayrıca MİT’in PKK’ya dönük istihbari faaliyetlerini uzun bir zamandır yakın izlemeye almış olduklarıydı. 
Polis ve savcılar, MİT’in istihbarat görevinin sınırlarını aşıp doğrudan “PKK’ya yardımcı olduğu”kanaatine varmıştı. Ayrıca, MİT’in PKK ile yürüttüğü görüşmeler de terör suçu kapsamında değerlendirilmişti. En ilginci, MİT, Abdullah Öcalan ile Kandil arasında kuryelik yapmakla da suçlanıyordu.
Suçlama konusu yapılan bütün bu faaliyetler, savcı sorgulamasının çerçevesini oluşturmak üzere her bir şüpheli için ayrı ayrı hazırlanan polis fezlekelerinde ayrıntılı bir şekilde sıralanıyordu. 
Sonuçta 5 MİT’çiye Beşiktaş Adliyesi tarafından Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu hükümleri çerçevesinde “terör örgütü üyeliği” ve “örgüte yardımcı olma” suçlaması yöneltiliyordu. Bu girişim, 
o tarihlerde bütün hızıyla yürümekte olan KCK soruşturmalarının bir uzantısıydı. Kuvvetle muhtemeldir ki, Beşiktaş Adliyesi’ne adım atmış olsalardı, Fidan, Taner, Güneş, Yıldırım veKuzuoğlu’nun akıbetleri diğer KCK şüphelilerinden farklı olmayacak, kendilerini demir parmaklıkların arkasında bulacaklardı.
Meselenin püf noktası, PKK ile gizli görüşmelerin Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla yapılmış olmasıydı. Dolayısıyla hamle aslında doğrudan Başbakan’ın şahsını hedef alıyordu. Erdoğan’ın verdiği karşılık da aynı ölçüde sert oldu.
* * *
Savcının peşine düştüğü MİT’çiler 
9 Şubat’ta ifade vermeye gitmediler. Savcı Sarıkaya, bunun üzerine 10 Şubat’ta Beşiktaş Adliyesi’ndeki Nöbetçi Özel Yetkili Hâkim Mesut Özcan’a başvurarak 
şüpheliler hakkında yakalama kararı çıkarttı. Polisin haklarında yakalama izni aldığı MİT’çiler bir süre ortadan kayboldu. Bu arada, bir taraftan sağlık sorunlarıyla boğuşmakta olan Erdoğan 10 Şubat tarihinde, yani krizin zirvede seyrettiği bir sırada İstanbul’da ikinci kez ameliyat oldu.
Bu sırada Cumhuriyet tarihinin en süratli yasa değişikliklerinden biri gerçekleştirildi. TBMM’de bir hafta sonra 17 Şubat tarihinde MİT Yasası’na yapılan bir eklemeyle, teşkilat mensuplarının özel yetkili mahkemelerde ifade vermeleri, Başbakan’ın iznine bağlandı. Başbakan, daha sonra savcılık tarafından yapılan izin başvurusuna da olumsuz yanıt verdi. Tam 5 ay sonra, temmuz ayında yapılan bir başka yasa değişikliğiyle özel yetkili mahkemeler lağvedildi. Bu gelişmelere paralel bir zeminde, o tarihteki MİT soruşturmasında rol oynayan yargı mensupları ile polislerin hepsi bugün başka görevlerde bulunuyor. 
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da 
23 Mart 2013 tarihinde bu dosyada “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. 
Geçmişe dönük bu kısa yolculuktan 
sonra şimdi şu soruyu soralım. O dönemde özel yetkili yargı ve polis işbirliği içinde MİT’i hedef alan bu hamle başarılı olsaydı, bugün barış sürecinden konuşuyor olabilecek miydik? Türkiye’de tarihin akışı nasıl seyrediyor olacaktı? 
 
(Hürriyet)
Sedat ERGİN | Tüm Yazıları
Hits: 1093