Davutoğlu'nun kapatmak istediği parantez: Cumhuriyet

~ 11.03.2013, Fatih YAŞLI ~

Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz hafta Bursa’da yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: “Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız. Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız.”

Davutoğlu’nu yakından takip edenler için bu sözlerde şaşılacak bir şey yoktu. Çünkü Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” isimli kitabında da benzer bir görüşü şu cümlelerle dile getiriyordu:

“Türkiye’de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun tarihi ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasi kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.”

Bu karmaşık görünen cümle aslında şu anlama geliyordu: “Türkiye İslam medeniyetinin bir parçası olmasına rağmen Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından bu medeniyetten koparılıp Batı medeniyetine dâhil edilmek istenmiş bu da çok büyük bir çelişkiye yol açmıştır.”

O halde ne yapılmalıdır? Davutoğlu açısından çözüm bellidir; Türkiye, Cumhuriyet’in modernleşme projesinden vazgeçerek tekrar ait olduğu medeniyet çevresine, yani İslam’a dönmeli, politikalarını da ona göre belirlemelidir.

Dolayısıyla Davutoğlu açısından kapatılması gereken parantezin adı 1923 Cumhuriyeti’dir.

O parantezin kapatılmak üzere olduğunu, yani Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde sona doğru gelindiğini biliyoruz. Davutoğlu ve AKP, Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, ilerici damarına çok uzun yıllardan beri indirilen darbelerin nihai olanını vurmak ve bu işi bitirmek istemektedirler.

Peki ne olmuştur da bu noktaya gelinmiştir?

Sorunun yanıtı basittir: Cumhuriyet, en baştaki ideallerine, yani bağımsızlığa, aydınlanmaya, halkçılığa, ilericiliğe sırtını döndüğünde kendi sonunu hazırlamaya başlamıştır; “uzun bir intihar süreci” de diyebiliriz.

NATO’ya giriş, Kore’ye gönderilen askerler, IMF, Dünya Bankası üyeliği… Yani Türkiye’nin emperyalizme göbekten bağlı hale getirilmesi bu intiharın bir boyutudur.

Bununla doğrudan bağlantılı öteki boyutta ise sol düşmanlığı vardır.

Cumhuriyet kendi ideallerine sırtını dönmekle yetinmemiş, sol korkusu ve sol düşmanlığı nedeniyle, gericiliğe kapılarını açmış, imam-hatiplerden, Kuran kurslarından, şeyhlerden, tarikatlardan medet umar bir hale gelmiştir.

O açılan kapılardan yetişen kadrolar ise iktidara gelmişler ve Cumhuriyet’in tabutuna son çiviyi çakmakta tereddüt etmemişlerdir.

İçeride başkanlık sistemi, dışarıda ise yeni-Osmanlıcı emperyal hevesler, parantezin kapatılması anlamına gelecektir.

O parantezin kapatılmaması ise Cumhuriyet’i 1920’nin değerleriyle korumaya devam ederek sağlanamaz. Cumhuriyet’in kazanımlarını korumak için onu daha ileri bir düzeye taşımak; savunma hattını, Cumhuriyet’i daha güçlü değerlerle birleştirerek kurmak gerekmektedir.

Günümüz Türkiye’sinde Cumhuriyetçilik, ancak sömürü düzeninin karşısında konumlanarak kendisini var edebilir; yani emperyalizme karşı olabilmek için önce içerideki sömürü düzeninin karşısında olmak mutlak bir zorunluluktur.

Dolayısıyla ihtiyacımız olan milliyetçilik değil, yurtseverliktir ve yurtseverlik, etnik kökeni ne olursa olsun insanlarımızı sömürü düzenine karşı emek ekseninde, emekçi kimliğinde birleştirebilmek demektir. Bu karanlıktan ancak böyle bir eksenle, böyle bir kimlikle çıkılabilir.

(Yurt Gazetesi)

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1399