Halk nedir?

~ 21.02.2013, Aydemir GÜLER ~

Solcu halkına güvenmek ister. O kadar ki, halkının tarihinde, geleceği kazanacağına dönük güven verecek izler de görmek ister. Biz de isteriz. Bu ihtiyaç, hiç olmazsa belli ölçülerde karşılanmazsa enerjinizden çalacaktır. Bu aralar Tunus'ta, Bulgaristan'da, İspanya'da kendini gösteren halk heyecan verici, enerji katıcı değil midir?

Biz 12 Eylül'e beş kala yola koyulmuş bir hareketiz. Ve 12 Eylül'ü az geçe kurulduk.

Talihsiz bir dönemdi doğrusu. Halkımızın önceki yirmi yılın mücadelelerinden yorulmuş olduğu her halinden belliydi. Darbeyi kayıtsızlıkla değil, olumlayarak karşılamamışlar mıydı!

Aynı halkın darbeden sonra kovuklarına çekildiğini, devrimcileri düpedüz yalnız bıraktığı da açıktır.

Halka güvenme ve güvenin izlerini tarihte bulma haklı ihtiyacının peşine haddinden fazla düşen solcu, 1980 dönemecinde ayazda kalacaktı. Türkiye halkı devrimin şanlı yolunda yürümeyi reddediyor, en iyi evlatlarının zindanlara doldurulmasına, sokakta vurulmasına, idam tezgahı önünde sıraya sokulmasına, dışarıya göçmelerine ses çıkartmıyordu. Bunun solcu üstündeki yıkıcı etkisi hapsin, işkencenin, darağacının, kaçaklığın kendi zorluklarından daha ağır olmuştur.

Geçmişte halka güven gereksinimini makul sınırların ötesine taşıyıp teorisini ve politikasını yerli yersiz bir popülizmle veya işçicilikle dolduranlar, bu teori ve politikaların üretilmesine katkı verenler fena halde açığa düştü. Toplumun daha çok fırın ekmek yemesi gerektiği anlamına gelen, önce sivil toplum olalım, önce yurttaş, önce insan olalım şablonları sosyalizmden kaçışın yeni mazeretleri olarak solda çok etkili olmaya başladı.

* * *

Bizim geleneğimiz ise Türkiye'de dipten gelen dalga arayanın eli boş döneceği tezine daha kuvvetle sarıldı. Kendiliğinden devrimcilik güdüsü başka örneklere göre hayli zayıf olan bizim halkımızın bu açığını daha fazla örgütle, daha fazla öncülükle, daha fazla siyasetle giderebilirdik yalnızca.

Biz tarihe baktığımızda da bunun dayanaklarını gördük. Ama abartmadan. Bu sefer de örgüt ve lider efsaneleri uydurmadan. Sınıf mücadelesini “doğululaştırmadan”...

Türkiye'de halk var mı, sorusu ise gündemden hiç düşmez. Halk örgütsüz olduğu ölçüde görünmez hale gelecek; örgütlü olduğu ölçüde yenilmezleşecektir... Ama -örgütlü veya örgütsüz- halkı aramak her zaman meşrudur, solcu için.

Dipten gelen dalganın bereketsizliği, halkı yok saymak değil. Halkı yok sayan, işçi sınıfının da üstünü çizmek durumunda. İleri çekecek halkı olmayan işçi sınıfı ne yapsın? İşçi sınıfı halkın içinden bir adım öne çıkmayacaksa nasıl varlık kazansın?

Sosyalist devrimcilik yalnızca bir strateji tartışması, memleketin ne kadar kentleştiği, kapitalistleştiği, işçi sınıfının nüfusun kaçta kaçını oluşturduğu tartışmalarında temellenmez. Bizim sosyalist devrimciliğimiz, toplumsal-siyasal dinamikleri kendinde güzellikler olarak değil, sosyalist iktidarla ilişkileri açısından yargılar.

* * *

Başkası Kürt halkının mücadelesine, dünyada bir ulus daha haklarına kavuşsun diye yaklaşabilir. Her tür ulusalcılık, hangi ulusun hangi özgürlüğü ne kadar hak ettiğini tartışmıyor mu zaten?

Soru böyle sorulacaksa, bizce herkes bütün özgürlüklere layıktır. Herhangi bir etnik, kültürel, ulusal özellik ayrıcalık veya gerilik nedeni sayılamaz.

Ama bizim daha doğru bir sorumuz olmalıdır. Biz somut olarak Kürt halkının özgürlük talep ve mücadelelerinin sosyalist devrim süreciyle etkileşimi üstünden akıl yürütürüz. Açık söyleyeyim, bizi, Kürt özgürlük mücadelesi bu kanaldan heyecanlandırabilmiştir geçmişte. Türkiye'de eksilen ve ancak ara ara işaret veren “halk faktörü”, Kürtlerde gani gani ortaya çıkmıştı çünkü!

Bu elbette heyecan verici olmuştur. Ama sosyalist devrimle bağlantılandırılması ille de gerekiyordu.

* * *

Her birini kişisel olarak tanıdığım HDK üyesi arkadaşlarıma geçmiş olsun derken, Karadeniz gezilerinin karşısına çıkan “şey”in bir kalabalık olduğunu söylemek istiyorum.

Her kalabalık halk anlamına gelmiyor. Bazıları güruhtur.

Türkiye'de gerici hareketlenmelerin kimi coğrafyalarda çabuk kitleselleştiğini biliyoruz. Ama dipten gelen dalga meselesindeki saptama genel geçerdir. Gericilik de dipten gelmez, tepeden örgütlenir. Sivas'ta olduğu gibi, Maraş'ta olduğu gibi... Karadeniz'de de öyle oluyor.

Durum 1995'te farklıydı. 1995 Aralık ayındaki seçimlere bugünkü TKP'nin öncülü Sosyalist İktidar Partisi, başka partilerle birlikte HADEP listelerinden katılmıştı. Bugün BDP Adana milletvekili, o zaman HADEP'in genel başkanı olan Murat Bozlak'la birlikte gitmiştik Samsun'a. Aracımız şehir turu yaptı, fuar alanı içindeki mütevazı ama dolu bir salonda toplantımızı yaptık. Şehirde yaya olarak da gezdik, yemeğimizi de yedik.

“Devlet istese yine sabotajını yapabilirdi” denirse bu hem ölçülmesi zor bir tartışma olur, hem de on sekiz yıl öncenin hareket ve kadrolarına etik olmayan bir haksızlığa varır. Yapardı, yapamazdı, geçiniz. Yapılmamıştır. Bence yapıldığında karşılık bulma, siyasi mesaj üretme gücü daha zayıf olurdu.

Dün TKP'nin Samsun binasına da saldırdılar. Bakmayın siz buna, sosyalistler Karadeniz'in her tarafında toplantı yapıp gezecek meşruluğa halen sahipler. 1995'ten daha fazla hatta...

Ama bugün Kürt siyasetinin “kendi coğrafyası”nın dışına çıkmasına tepeden ağır bir uyarı gelmektedir. Söz konusu olan halk falan değil, ama Türkiye'de siyaset de böyle yürüyor işte.

HADEP'in 1995'te yapabildiğini BDP veya HDK 2013'te yapamamaktadır. Kimilerine göre 1995'te çözümün çok uzağındaydık, 2013'te ha çözüldü ha çözülecek! Bu işte bir tuhaflık yok mu?

* * *

Sıra geldi özür dilemeye: Kamil Tekin Sürek'in soyadını Tekinsürek diye yazdığım için kendisinden özür dilerim.

EMEP'li yazarlar Arap “Baharı” konusunda tartışmayı sürdürmek istiyorlar. Kamil Tekin Sürek hepten şaşırmış olmalı; “Bir Suç İhbarı” başlığıyla yazdı geçenlerde. Beni yalancılıkla suçluyor ve ısrarla özür dilememi istiyordu.

Konuyu zaten bilen okurlardan, başlarını ağrıtacağım için, bilmeyenlerdense daha fazla aktaramayacağım ve onları bilgi eksiğiyle baş başa bırakacağım için özür dilemeye hazırım. Kamil bey kusura bakmasın ve yukarıdakiyle yetinsin.

Sürek uzun alıntılar yapmış ve sormuş: “Bu değerlendirmede 'silah görünce devrimin radikalleştiği' söyleniyor mu? Libya'daki gelişmeler devrim olarak tanımlanıyor mu? 'Libya'daki devrim'in 'radikalleştiği' söyleniyor mu?”

Pes doğrusu. Yıllarca bahardı, devrimdi diye dolanacaksın, örgütsüzlük övgüsü düzen bir koronun arasına karışacaksın, emperyalizmin bölgeye format attığını anlamayıp, devrim devam ediyor, süreç sürüyor diyeceksin, bu tutuma yönelik bütün rezervleri ve eleştirileri “halka güvensizlik” diye topa tutacaksın ve “nerde devrim demişiz”, “Libya'da demiş miyiz” diye üste çıkacaksın!

Boş laf bunlar.

“Silah görünce devrim radikalleşiyor” diye bir pasaj yok deyip kimi oyalayacağını sanıyor, onu bilmem... Ama oyunu bırakıp sadede gelsin diye, ayan beyan görüneni, ben bir daha ve açıkça söyleyeyim: bu benim yorumum, benim sözcüklerim.

Yani herhangi bir EMEP'li “silah gördüm, devrim radikalleşiyor” diye sevinç çığlıkları atmış değil. Ama hep birlikte heyecanlanmışlar belli ki. Libya olaylarını halklar açısından “yeni tecrübe”, “halkın silahlanması eksikti, şimdi o gündeme geldi” diye karşılamak için bayağı heyecanlanmak, coşmak gerek!

Ayıptır; insan sol siyaset yapacaksa, söylediğinin arkasında duracak, ya da özeleştiri verecek. İkisini de beceremiyorsa, susmasını bilecek.

(SolHaber)

Aydemir GÜLER | Tüm Yazıları
Hits: 1091