Mehmet Âkif de uyandıramadı!

~ 28.12.2012, Yaşar Nuri ÖZTÜRK ~

Âkif, aşk ve ıstırabının Leylası bildiği, ‘İslam dünyasının uyanışı’na özlem içinde bu dünyadan ayrıldı. Leyla’yı görememenin, ona yol açamamanın acıları içinde kendi derinlerine çekildi ve bütün yaratıcı ruhlar gibi, iniltilerinden gök kubbeye destanlar bıraktı. Şu sızlanışlara bakın:

 

“Bana dünyada ne yer kaldı emin ol, ne de yar
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyar
Bunalan ruhuma ister bir uzun boylu sefer
Yaşamaktan ne çıkar, günlerim oldukça heder
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün”

*

“Artık, ey yolcu, bırak ben yalınız ağlayayım.”

*

“Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz,
İnler, Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz.”

Âkif’in, bu iniltilerle gözyaşı döktüğü sırada İslam dünyası gerçekten perişandı.

Emperyalizmin, sömürgeciliğin, zulmün, ezilmişliğin, yokluğun, sefaletin pençesinde kan ağlıyordu. Bugün elliye yakın bayrak ve iki milyarlık kitleye ulaşan İslam dünyası, ekonomik bakımdan da iyi noktalara gelmiştir. Peki, Leylası göründü mü Âkif’in? Bitti mi çile, dindi mi acı? Hayır! Âkif’in ıstırabı, belki de, biraz daha büyümüş olarak, ortadadır.

Âkif’in Leylası ekonomik, askerî, politik, coğrafî bir ülkünün sembolü değildi. O, bir şuur ve uyanış peşindeydi. O halde, onun Leylası ancak insan unsuru beklenen çizgiye gelince ortaya çıkacaktır. Ve bu, İslam dünyasında henüz gerçekleşmemiştir.

Âkif’de, bir toprak ve tarih şuuru vardır. Bu, onu, önce Millet (Türk milleti), ikinci olarak da ümmet (İslam milletleri) için konuşturur. Türk vatanı ve Türk tarihi bu bakımdan kutsal beşiktir Âkif için. Bakın İstiklal Marşı’na, bakın Çanakkale Şehitleri’ne, bakın Bülbül’e…

ÜÇ BÜYÜK MUSİBET


Âkif, ideal insanın vücut bulmasına engel üç musibet görüyordu: Yobazlık, hareketsizlik ve Kur’an’dan kopuş. Bu üç musibeti saf dışı bırakmak için, bir beyin-ruh seferberliği istiyordu. Bu, onun dilinde inkılâp diye anılır ve bu inkılâbın esasını, ilme ve Kur’an’a dönüş oluşturur. Buna; İslam’ın, Kur’an’dan kaynaklanan öz çehresini değiştiren uydurmaların, hurafelerin saf dışı edilmesi de diyebiliriz.

Safahat’tan bazı mısralar okuyalım:

“Ya taassup! ya taassup! o kadar maskaraca
Bir yol almış ki, bakarsın başı misvaklı hoca
Mütehassısken edepsizliğin eşkâlinde
En ufak şeyden olur dini hemen rencide.”

 “Müslümanlık denilen ruh-i ilahi arasak
Müslümanız diyen insan yığınından ne uzak!”
“Müslümanlık nerde, geçmiş bizden insanlık bile
Âdem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile
Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir

 
Şu dize, bugünlerde ‘Arap Baharı’ denen alçaklığın bir tasviri gibidir.

“Gaza namıyla dindaş öldüren bîçare dindaşlar!”

Âkif’in ıstırabını, acısını besleyen sebepler, ortadan kalkmak şöyle dursun, beraberine politik destek ve parayı da alarak kitlelerde derin yaralar açmaya devam etmektedir.

Âkif, Kur’an’ın vicdanı kadar berrak ve ölümsüzdür…

(Yurt Gazetesi)

Yaşar Nuri ÖZTÜRK | Tüm Yazıları
Hits: 871