Liberallerin Tarihi Yanılgısı

~ 08.12.2012, Nilgün CERRAHOĞLU ~

Düşünüyorum da kâbus nasıl bu noktaya geldi; işler, nasıl açık açık dünyanın en kıdemli diktatörlükleriyle özdeşleşen Latin Amerika usulü başkanlık sistemive Türk usulü başkanlıksistemi istemeye dek ilerledi?

Eskiden hiç olmadı ileri sürülen rejim değişikliğine meşruiyet kılıfı sağlamak adına, sadece öykünülen gelişmiş demokrasi modelleri gündeme getirilir; ABD usulü başkanlık”/“Fransanın yarı başkanlık sistemiörnek gösterilirdi...

2012 sonu itibarıyla tavan yapan acayip özgüven patlamasıyla bu tür göz boyama taktiklerinden de vazgeçtiler. Damardan Latin Amerika/Türk usulü başkanlık sistemiisteyecek kadar açık-sözlüleştiler.

Kendime bu noktaya nasıl vardık sorusunu sorduğumda ister istemez filmi geri sarıyorum. Filmi geri sarınca zıvanadan çıkıyorum. Zıvandan çıkmam için zaten liberaldenen aydınlarımızın günlük yazılarını takip etmem yetiyor.

Öyle şeyler yazıyorlar ki sanki siber uzaydan buraya ışınlanmışlar, duruma asla müdahil olmamışlar, denge-fren mekanizmalarının devreden çıkmasıyla baş gösteren kontrolsüz güç ve özgüven patlamasına en ufak katkıları bulunmamış; onlar da bizler gibi, sonunda ortaya çıkan tabloya eli mahkûm maruz kalmış...

İş işten ve atı alan Üsküdarı geçtikten sonra, bugün şimdi Erdoğanı yerden yere vuruyorlar.

Ortadoğululuğumuzu yeni keşfediyorlar

Ahmet Altan geçen gün Üçüncü Meşrutiyetbaşlığıyla bir yazı yazdı. İstenilen Törkiş Başkanlıksistemi için; Bu sistemin örneklerini bulabilmek için 140 yıl kadar geriye gitmek gerek. 1876 ya Osmanlıya. Bir padişahla bir meclisinolduğu meşrutiyet dönemine AKPnin istediği sistem gelirse biz kendimize bir padişahseçeceğiz. Yeni bir Abdülhamitdedi.

Bonjour!

Yazının gerisi de ilginç.

AKP, halka bu cumhuriyeti demokratikleştirmesözü vererek iktidar oldudiyor Altan: Demokratik bir cumhuriyet kuracaklardı. Bir zaman bu yolda yürüdüler gerçekten. AB uyum yasaları çıkartıldı, askeri vesayet geriletildi (ve) AKP yüzde 50 oy aldı. Demokrasi yolunda hiçbir engel yoktu önünde. Ama neticede burası bir Ortadoğu toplumu ve Erdoğanda Ortadoğulu bir lider. İktidar açlığını tatmin etmek neredeyse imkânsız. Ve onların başkanlık önerisiyle birlikte biz neyle karşılaştık şimdi: Üçüncü Meşrutiyetle

Türkiyenin bir Ortadoğu toplumu ve Erdoğanın da Ortadoğulu bir liderolduğunu sanki yeni keşfetmiş gibi yazıyor Altan. Ülkeye sanki ilk kez ayak basan bir Birleşmiş Milletler gözlemcisiymiş gibi konuşuyor

Bu uzakgözlemcitonunu sıklıkla kullanan bir diğer kalem erbabı da Hasan Cemal. Dün Ergin Yıldızoğlu da atıfta bulundu...

Mesele nedir? Erdoğanın zihniyetidirdiyor Cemal: Mesele nedir? Erdoğanın gücü kullanma tarzıdır, demokrasi anlayışı, kültürü, hukuk anlayışıdır!

Kral çıplak!

Türk siyasetinin bir nevi hakemliği mertebesine yükseltilen liberallerimiz; Erdoğanın zihniyeti, demokrasi kültürü, hukuk anlayışıyla sanki yeni tanışıyor, Erdoğanın bir Ortadoğu toplumunun Ortadoğulu lideri olması keyfiyetiyle yeni yüzleşiyor, bu durumun sonuçlarıyla yeni hesaplaşıyor ve karşı karşıya olunan badireleri, harikalar diyarına henüz adım atan bir Alis misali yeni fark ediyorlar.

Bunu nasıl açıklayabiliriz?

Yalnızca eyyamcılık, sağduyusuzluk, öngörüsüzlük, basiretin bağlanması, analiz yetersizliği ve siyasi körlükle mi?

Bunların hepsi mutlaka geçerli.

Ancak Türkiyenin yönünü Ortadoğu diktatörlüklerine çeviren en belirleyici yanılgı, gözü kapalı ABye yaslanmak oldu

Bugün ne diyeceklerini, ne söyleyeceklerini şaşıran liberallerin ortak noktası, AB referansını fazlasıyla ciddiye almış olmaktı.

Her şeyi çok iyi bildiklerini düşünen bu ekibe göre, Türkiye nasıl olsa Erdoğanla birlikte ABye çıpalanmaktaydı. Erdoğanın demokratik sicili fazla güvenilir olmasa da nasıl olsa Kopenhag Kriterlerivardı.

Raydan çıkma teşebbüslerini nasılsa Brüksel denetim altına alır, Kopenhag Kriterleri bizi, bize karşı korurdu

AB çıpasını yitirmek istemeyen Erdoğan ilk günden zinayı suç yapmak dayatmasından vazgeçmemiş miydi? Binaenaleyh Erdoğanı tanımlayan ilk özelliği otoriterliği değil, pragmatikliğiydi.

Türkiyeyi İran olmaktan kurtaracak en büyük fark işte buydu!

Bugün aydan gelmişçesine birdenbire TürkiyeninOrtadoğululuğunukeşfeden arkadaşlar; sanıyorum fazlasıyla bu şablona itibar etti. Tüm bahislerini bu taktik destek üzerinden Erdoğana oynadılar. Taktik ters tepince kontrpiyede kaldılar.

Şimdi kral çıplak! Buradan devam ederiz….

6 Aralık 2012 - Cumhuriyet

 


Liberallerin ortak noktası AB referansını fazla ciddiye almak oldu. En büyük yanılgıları, Erdoğanla beraber ABye çıpalanmış olmayı varsaymaktı. Erdoğanın demokratik sicili güvenilir olmasa da, nasılsa AB var diye düşündüler. Varsayım uyarınca, Kopenhag Kriterleriher türlü raydan çıkmayı denetim altına alacaktı…”

Tek adamlığa yürüyen Erdoğan kâbusunu... Türkiyenin başına saran liberallerin tarihi yanılgısını ilk yazımda böyle özetlemiştim.

Okurum Prof. Dr. Zerrin Söylemezden şu iletiyi aldım:

(Liberallerin) AB çıpasının sağlam bir çıpa olmadığını bilmeleri gerekirdi. AB üyesi olmak bile yetmedi. Macaristan AB üyesi değil mi? AB, Macaristan anayasasını çıkarılırken gördü mü?

Prof. Söylemez; Macaristanın yeni diktatörlük anayasasıkarşısında Kopenhag Kriterlerinin esamisinin okunmadığına; kriterlerin Birlik ülkelerinde dahi otoriter eğilimleri frenlemeye yetmediğine işaret ediyor.

Tarihi perspektifi doğru koymak için şu gerçeği teslim etmek lazım:

Erdoğana endeksli biçimdeAB kuyruğuna takıldığı yıllarda dünya farklı bir yerdi. Konjonktür değişikti.

ABden müzakere tarihi aldığımız 2004 yılında, ABde görünür bir kriz yoktu

AB hâlâ, Avrupanın periferi ülkelerini, çekirdek Avrupanın refah ve demokrasi modellerine demirleyecek bir güç diye görülüyordu.

Krizler silsilesinin ilki olan, anayasa referandum krizleri yaşanmamıştı...

Avro krizi çıkmamıştı

Ekonomik kriz Kıtayı sarmamıştı

Bugünkü çok katmanlı krizin aksine; 20. yüzyılın son çeyreğinde İspanya, Portekiz ve Yunanistana çağ atlatan faşizm düşmanı Avrupaetkisinin Türkiyede de hissedilmesi demokrat kesimlerce isteniyor ve bekleniyordu...

Liberaller, Avrupa havucu ile birlikte Erdoğan bahsinin ortasına böyle daldılar.

Avrupa”, aynı zamanda liberallerin Erdoğanı Türk kamuoyu nezdinde yaygın biçimde meşrulaştırma zemini olarak kullanıldı.

O yılların Türkiyesi’nde, Avrupaya sırtını dayamamış bir Erdoğanı; Türk kamuoyuna gözü kapalı kabul ettirmek bugünkü kadar kolay değildi.

‘Tarihi yürüyüşe devam!’

Müzakerelerin açıldığı 2005 Ekimi’ne gelindiğinde Hasan Cemal Tarihi Yürüyüşe Devambaşlıklı köşesinde (4 Ekim 2005) örneğin şöyle yazıyordu:

Türkiye yüzü Batıya dönük tarihi yürüyüşünü sürdürüyor. Bu yürüyüş, Osmanlı döneminde modernleşme açılımlarıyla başladı. Atatürk ve dava arkadaşlarının Cumhuriyet Devrimi ile olağanüstü bir sıçrama yaptı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili demokrasiye atılan adımla devam etti.

1980’lerden 2000lere bütün iniş çıkışlarıyla -ABye uyumun da gerektirdiği- ekonomik ve siyasal liberalleşme atılımları gerçekleştirildi... Kolay gelmedik 3 Ekime. Türkiyenin bu tarihi yürüyüşünde bugünkü dönüm noktasına ulaşıldıysa, bir noktayı vurgulamak lazım: AKP hükümetinin, Başbakan Erdoğan-Dışişleri Bakanı Gül ikilisinin payı...”

Erdoğan, Türkiyeyi çağdaş Batı uygarlığından koparmak bir yana, tarihi yürüyüşün devamcısı”, Atatürkle aynı yolun yolcusu olarak sunuluyordu.

Cumhuriyet devrimleriyle hesaplaşmak şöyle dursun, devrimlerle yapılansıçramanıntaşıyıcısı olarak betimleniyordu.

Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamızideolojisinin mirasçısı olduğu unutulmuştu.

Çatışmacıdeğil de, bu devamcıkimlikle Erdoğanı tanıtmanın tek yolu Avrupaydı. Avrupayı aradan çektiğinizde tüm denklem çöküyordu.

‘Cami-kışla’ ideolojisiyle uyumlu

Hasan Cemal ekolünün, o tarihte Macar anayasasını öngörmesi.. evet tabii mümkün değildi. Ancak biz gene de bu arkadaşlara,Avrupa çıpasıylayola çıkılamayacağını söylüyorduk. Zira Türkiyeye ucu gösterilen çıpa”, “çıpadeğildi

Açık uçlulukbaşta olmak üzere Türkiyeye, AB değerleriyle örtüşmeyen şartlar koşulmuştu. Çıpanın arkasında, İspanya, Portekiz, Yunanistan örneklerinde görmüş olduğumuz siyasi iradeninvar olmadığı açıktı. Müzakerelere başlarken dahi, Türkiye gerçeği ile sanki ilk kez karşılaşılıyormuş gibi, Ankara Avrupanın parçası mıdır değil midir?tartışmaları yapılıyordu. İlk tökezlemede, ipe un serileceği belliydi. Böyle de oldu. Avrupa hayali söndü. Erdoğan başa kaldı.

Şimdi Başbakan, Camiler kışlamızideolojisiyle uyumlu biçimde camileryaptırıyor

Liberal takım bugün isyanları (ve hayretleri!) oynuyor: (Erdoğan) üç yanı denizlerle, dört yanı minarelerle çevrili bir kışla yapmaya çalışıyor ülkeyi diye dert yanıyorlar.

Avrupa illüzyonunun iflas ettiği noktada, Erdoğanın gerçek kimliğiile yeni tanışıyorlar.

Ne büyük gaflet değil mi? Ne müthiş yanılgı?

Erdoğanın kim olduğunu yeni anlıyorlar.

Rağmen Türkiyeye akıl vermek iddialarını gazete köşelerinden sürdürüyorlar.

8 Aralık 2012 - Cumhuriyet

 

Nilgün CERRAHOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1134