Şu çılgın Mustafa Kemal

~ 10.11.2012, Yalçın DOĞAN ~

YUNAN Ordusunun Bursa’ya girdiği gün anlı şanlı şair, edebiyatçı Cenap Şahabettin Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul Edebiyat Fakültesinde ders veriyor:
 

“Üzülmeyin efendiler, tersine memnun olun. Yunanlılar bizim lehimize çalışıyor, memleketi milliyetçi denilen serserilerden temizliyor”. (Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, s.545).
İngiliz mandasının faziletini savunan Refi Cevat Ulunay sinirinden köpürüyor:
“Türkiye’nin istiklale değil, İngilizlerin himayesinde gelişmeye ihtiyacı var. İngiltere elinden tutmazsa, Türkler yürümeyi bile beceremezdi”. (Aynı kitap, s.692).
Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra herkes hizaya geliyor. Ancak, herkesin ne mal olduğu da ortaya çıkıyor. Baskı karşısında kimler eğiliyor, kimler aslına ihanet ediyor, kimler dik duruyor, tarih bunu hiç bir zaman unutmuyor.
Mustafa Kemal durumun elbette farkında:
“Londra ve İstanbul’daki hükümet kaç zamandır Meclisimizi etkilemek için çalışıyordu. Arkadaşlarımızın önemli bir kısmını etkilemeyi başardıkları anlaşılıyor”.
Ve ekliyor:
“Kahramanı kadar gafili de, haini de çok bir milletiz”. (Aynı kitap, s.555).
MECLİS VE MECLİS
Meclis olmasa, her kararı iktidar sahipleri kendileri alsa, hayat kolay. Meclis, ama gücünü gerçekten milli iradeden alan, “Tek Adam” karşısında eğilmeyen bir Meclis varsa, işler zor. Bu zorluğa rağmen, Mustafa Kemal:
“Milli egemenlik fikrine ben hayatımı bağladım. Ben Meclis’le çekişirim, tartışırım, ama ben Meclis’siz yapamam”. (Aynı kitap, s.241).
Dönüp dolaşıp yine Meclis. Mustafa Kemal:
“Bence bu zor dönemi Meclis’le, Meclis sayesinde atlatabiliriz. Öfkesine, isyanına, her tepkisine katlanacağız”. (Aynı kitap, s.199).
Kendi oluşturduğu Meclis, yine de bağımsız, üstelik Kurtuluş Savaşı günlerinde, kan ve ateş içinde Mustafa Kemal’e kök söktürüyor. Meclis, Meclis olmanın gücünü, anlamını çoktan kavramış, ona göre davranıyor.
Bütün bunlara rağmen, varsa Meclis, yoksa Meclis, çünkü halk orada temsil ediliyor. Oraya seçilmiş olan her bir milletvekili bunun gereğini yerine getiriyor. Yukarıdan gelen emre göre, “parmak indir, parmak kaldır” yok.
Bizim tarihimizin en güçlü “Tek Adamı”, dünya tarihinin sayılı “Tek Adamlarından” biri karşısında Meclis geri adım atmıyor.
O “Tek Adam” da, kendi gücümü nasıl arttırabilirim, arayışına girmeden, siyasal rejimi değiştirecek yollar aramıyor. Onun gücü kazandığı Kurtuluş Savaşında, kurduğu Cumhuriyet’te, yaptığı devrimlerde.
Gücünü yaptıklarından alıyor. Bütün dünyanın şaşkın bakışları arasında kağnı ile süngü ile bir ateş alan, bir tutukluk yapan tüfeklerle kazandığı Kurtuluş Savaşı efsaneden farksız.
“Şu Çılgın Türkler” başlarında “Çılgın Bir Mustafa Kemal” dünya aleme nazire,  “çılgın bir tarih” yazıyor. 

Mustafa Kemal’i anmak

CUMHURİYET’in ilk yıllarında Mustafa Kemal’i “mitleştirmek, yüceltmek”, o hava içinde normal. Zamanla yerine oturuyor, “Türk’ün Atası” unvanıyla birlikte, daha soğuk kanlı incelemelere konu oluyor.
Ne zaman ki, ona ve Cumhuriyet’e dil uzatmalar artıyor, ulusal bayramları kutlamak gibi, dünyanın her ülkesinde en olağan faaliyetler kırılmak isteniyor, o zaman işler değişiyor.
Öyle değişiyor ki, halk sokaklara dökülüyor, daha üç, beş ay önce yürürlüğe giren Çelenk Yönetmeliği, o yönetmeliğe imza atanlar tarafından bir anda askıya alınıyor. “Herkes istediği gibi çelenk koyabilir” emri çıkıyor.
Uzun yıllardır hiç kimse, “Atam, sen kalk da, ben yatam” türünde nutuklar atmıyor, normalleşmeye dönüş, ancak son yıllarda olduğu gibi, yattığı yerde kemiklerinin sızlatılmasına da kimse razı gelmiyor.
Son otuz, kırk yıldaki 10 Kasım anmalarına bakın. Bir ara her şey normalleşmiş, 10 Kasım’lar tarihteki yerine oturmuşken 10 Kasım yazıları da, azalıyor.
Bugün 10 Kasım ve ulusal bayram vurguları artıyorsa, nedeni ortada.

(Hürriyet)

Yalçın DOĞAN | Tüm Yazıları
Hits: 1270