Kemalizm ve sol müdahale

~ 07.11.2012, Fatih YAŞLI ~

Türkiye tarihini “seksen beş yıllık Kemalist vesayet rejimi” argümanı üzerinden okuyan ve şu anda Türkiye düşünce hayatında hegemonik bir niteliği bulunan liberal-muhafazakâr söylem, Kemalizm’i devletin cumhuriyetin kuruluşundan beri varlığını devam ettiren resmi ideolojisi ve askeri-sivil bürokrasinin dünya görüşü olarak sunar.

Aynı söylem Kemalizm’i her türlü konjonktürden ve toplumsal değişimden bağımsız, zaman-mekân üzerinde konumlanmış ve asla değişmeyen bir ideoloji olarak kurgular; buna göre örneğin 30’ların Kemalizm’i ile 60’larınınki arasında ya da Doğan Avcıoğlu’nun Kemalizm’i ile Çevik Bir’inki arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır.

Oysa gerçek hiç de öyle değildir. 30’lu yıllardan günümüze dek Kemalizm karşımıza sürekli olarak farklı “evrensel” ideolojilerle eklemlenmiş bir şekilde, farklı veçhelerle çıkmaktadır. Daha Mustafa Kemal hayattayken dahi, yani 1930’larda, Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt gibi isimlerce İtalyan ve Alman faşizmlerine öykünerek inşa edilmeye çalışılan bir Kemalizm yorumu ve Kadro dergisi etrafındaki Yakup Kadri, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör gibi aydınların taşıyıcılığını yaptığı “sol” referanslara sahip daha farklı bir Kemalizm yorumu bulunmaktadır.

Kemalizmin farklı yorumlarına son derece çarpıcı bir örnek olarak şu verilebilir: 1940’lar CHP’sinin başbakanlarından Şükrü Saraçoğlu açıktan Nazizme sempatisini dile getiren ve dönemin Türkçü faşistleriyle arası gayet olan bir isimken, Türkçü faşistler aynı CHP’nin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i komünistleri himaye etmekle suçlamakta ve Saraçoğlu’na şikâyet etmektedirler.

II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından tek parti iktidarı Soğuk Savaş’taki safını kayıtsız şartsız batı bloğu olarak belirler ve CHP içindeki tasfiyelerle birlikte hem ulusal sanayi hedefinden hem de küçük burjuva radikalizminin kısmen de olsa benimsediği aydınlanmacılıktan vazgeçilir. Emperyalizme serbest piyasacılık ve komünizm düşmanlığı üzerinden eklemlenme, kaçınılmaz olarak beraberinde gericiliği de getirecektir. II. Dünya Savaşı sonundan 27 Mayıs’a kadar uzanan yaklaşık on beş yıl Kemalizmin “geri çekildiği” bir dönem olarak okunabilir.

27 Mayıs’la birlikte, küresel ve bölgesel gelişmelerin de etkisiyle kalkınmacı ve üçüncü dünyacı bir veçheye kavuşan Kemalizm, sosyalizmin yükseldiği 60’lı yıllar boyunca Yön Dergisi çevresindeki aydınlar aracılığıyla “ulusal” bir sosyalizm anlayışıyla eklemlenir ve sol-Kemalizm olarak da adlandırılan akım ortaya çıkar. Aynı esnada sağcı aydınlar ise anti-komünist bir saikle ve hızla “Atatürkçülük” adı altında Kemalizm’in sağdan bir yorumunu geliştirmeye ve bunu Türk-İslam sentezi ile eklemlemeye çalışırlar.

“Sol-Kemalizm” 60’lar boyunca hem askeri hem sivil bürokrasi içerisinde taraftar bulmayı başarsa da, 12 Mart darbesiyle birlikte yenilir ve 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan süreçte Türkiye egemen sınıfları “Kemalizm’e karşı Atatürkçülük” formülünü geliştirirler. 1940’lardan itibaren devlet kapıları kendisine açılan ve komünizmle mücadele sürecinde palazlanan milliyetçi-muhafazakâr kanat, 12 Eylül darbesi ve sonrasındaki ANAP iktidarı ile birlikte, solcu ve Kemalist kadroları hızla temizleyip gücünü pekiştirir.

90’lı yıllarda yeniden ortaya çıktığında Kemalizm’in yeni bir kimliği vardır. Siyasal İslam’ın ve Kürt hareketinin hızlı yükselişine mukabil; “sol” niteliğini muhafaza etmekle birlikte laiklik ve milliyetçilik vurgusu yüksek, orta sınıf hassasiyetlerini dile getiren ve “sivil toplum” alanında faaliyet gösteren Kemalizm’in bu versiyonu, devletin Atatürkçülüğünü Kemalizm’in yozlaşmış, sahte bir yorumu olarak görmüş ve karşısına “hakiki” bir Kemalizm iddiasıyla çıkmıştır.

28 Şubat Müdahalesiyle kaygılarının büyük ölçüde giderildiğini düşünen bu yeni Kemalizm, AKP iktidarı ile birlikte bunun bir yanılgı olduğunu anlar ve “tehlikenin farkında mısınız” diye sormaya başlar. 2000’lerin Kemalizm’i, yine “sivil toplum” alanında görünmeyi tercih eden bir “orta sınıf” hassasiyeti olarak şekillenmiştir, ancak bu, hareketin emekçilerle hiçbir bağlantısı olmadığı anlamına gelmemektedir. Cumhuriyet Mitinglerinin tabanını oluşturan kitlelerin önemlice bir bölümünü ücretli çalışanlar oluşturmuştur.

2000’lerin ilk on yılının Kemalizm’inde tam bağımsızlık vurgusu, ya da ABD ve AB karşıtlığı söylemsel düzeyde sıkça dile getirilse de, 60’ların Kemalizm’inden farklı olarak sosyalizme ilişkin bir vurguya rastlamak mümkün olmamıştır; çünkü bu on yıl Türkiye solunun en güçsüz olduğu dönemlerden birine tekabül etmektedir. Bu güçsüzlük, solun Kemalist kitleleri etkilemesini ve sosyalizmin bu kitleler açısından benimsenebilecek bir dünya görüşü niteliği kazanmasını büyük ölçüde engellemiştir. 90’ların sonuna doğru siyaset sahnesine çıkan ve apayrı bir yazının konusunu oluşturması gereken “ulusalcılık” ise Kemalizm’i soldan kapsayarak aşılması gereken bir dünya görüşü olarak değerlendiren bir politik hat olmaktan ziyade sosyalistlerin bir kısmının Kemalistleşmesi anlamına gelmiştir.

Solla Kemalizm arasındaki kopuşun, 1970’lerden itibaren solun Kemalizm’i giderek daha fazla eleştirir hale gelmesiyle bir bağlantısı elbette vardır ama ana nedenlerden biri yukarıda bahsettiğimiz üzere 12 Eylül’ün sol üzerindeki tahrip edici etkisiyse, ikincisi Kürt hareketinin yükselişidir. Kürt hareketinin Kemalizm’i karşısına alması ve Türkiye solunun 80’ler ve 90’lar boyunca Kürt hareketiyle dayanışan bir pozisyon içine girmesi; 2000’lere gelindiğinde sosyalist solla Kemalistler arasındaki köprülerin atılmasıyla sonuçlanacaktır.

Bugünden geriye doğru bakıldığında, 2000’lerin ilk on yılındaki Kemalizm’i simgeleyen Cumhuriyet Mitingleri’nin tarihsel bir başarısızlık anlamına geldiği söylenebilir. Mitingler, AKP’nin devletleşmesini ve rejimi değiştirmesini engelleyememiş, mitinglerin hemen ardından gelen Ergenekon süreciyle birlikte Birinci Cumhuriyet’in bütün kurumlarıyla tasfiyesine başlanmıştır.

Ankara Ulus’taki 29 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet eylemi ise birinci cumhuriyetin sona ermiş olduğu gerçeğini değiştirmemiş olmakla birlikte, Kemalizm’in toplumun hayli önemlice bir bölümünün dünya görüşü olmaya devam ettiğini ve marjinalize edilemediğini göstermiştir. Bu yazı boyunca ortaya koymaya çalıştığımız üzere, değişmeyen, tarih-üstü bir Kemalizm yoktur. Kemalizm kendisini çoğu kez “evrensel” ideolojilerle eklemleyerek var olmuştur. Siyaseten yeni bir on yıla girildiğinin sinyallerini almaya başladığımız şu günlerde, 29 Ekim eylemindeki yüz binlerce kişiyi “ulusalcı-faşist-jakoben-vesayetçi” vs. gibi liberal-muhafazakar terminolojiye ait kavramlarla eleştirmek ve Kemalist kitlelere bir “sol müdahale”de bulunmayı siyasal bir perspektif olarak benimsememek, açıkça apolitizmi tercih etmek, “ben Türkiye siyasetinde etkili bir özne olmak istemiyorum” demek anlamına gelmektedir.

Türkiye solunun bugünkü güçsüzlüğünden sıyrılıp etkin bir siyasal özne haline gelebilmesi, başka birçok faktörün yanı sıra, kendisini Kemalist ya da cumhuriyetçi olarak adlandıran geniş halk yığınlarına yapacağı sol müdahaleye de bağlıdır. Sadece böylesi bir müdahale yeni rejimin diğer tehdit algısını teşkil eden Kürt hareketiyle Kemalist siyaset arasında bir diyalog zemininin ortaya çıkmasını sağlayabilecektir. Sol-Kemalizmin de Kürt hareketinin de nihayetinde 60’lar Türkiye solunun bağrından çıktığı düşünüldüğünde, aradaki mesafenin –yaşanan her şeye rağmen- kapatılabilir olduğu ve ütopik bir projeden söz edilmediği anlaşılacaktır. Solun güçlenmediği ve Kemalist siyasetle Kürt hareketi arasında diyalog zemininin tesis edilemediği bir durumun -açlık grevi eylemi sürecinin de sinyallerini verdiği üzere- Türkiye halkları için bir felaket anlamına geleceği ise aşikârdır.

(SolHaber)

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1172