Güle güle Metin

~ 25.08.2012, Metin ÇULHAOĞLU ~

2007 yılından bu yana soL portalde her hafta yazıyorum.

Yazı yazamadığım hafta sayısı çok az olduğundan, hepsi yaklaşık 250 yazı eder.

Bu yazılardan yalnızca üçü özellikle bir ölüm ardından yazılmış yazılardı: Erdal İnönü, İlhan Selçuk ve Mihri Belli.

Şimdi, ne yazık ki bir dördüncüsü daha gerekiyor: Metin Kurt’u önceki gün yitirdik.

Metin Kurt’la şahsen tanışıklığımın sekiz yıllık bir geçmişi vardır. O İstanbul’da, ben Ankara’da yaşadığımızdan fazla birlikte olamadık, ama sofraya oturmuşluğumuz da vardır. Bende her zaman inanmış, kavrayışı gelişmiş ve bir o kadar da iddialı ve alttan almaya hiç mi hiç yanaşmayan bir kişi izlenimi bırakmıştı.

Bir anlamda gerçekten “gladyatör”dü. Her halde zamanında gladyatörler de sadece ayakta kalabilmek, yaşamak için en iyisi olmaya çalışırlardı; yoksa bu “mesleğe” tutkuyla bağlı olduklarından değil. İlk fırsatta bu beladan kurtulmak isterlerdi; getireceği şana da şöhrete de lanet okuyarak…

Gladyatörlerden Spartaküs köleleri ayaklandırabilmişti.

Gladyatör Metin ise, futbolcuları “ayaklandırmada” yeterince başarılı olamadı.

Kendi eksiği değil, dün ve bugün profesyonel futbol denen alanı kuşatan o yoğun, hava geçirmez ve esir edici kültürel atmosfer nedeniyledir.

Türkiye’de neredeyse ortaokul çocuklarının bile kendilerine sol içinden fraksiyon seçip bağlandıkları 1970’lerde Metin’in peşinden çok az futbolcu gitmişse, nedeni budur; Metin’in zaafı değil.

***

Metin’in ardından yazı yazacak, onu daha yakından tanıyan solcularla pek çok konuda aşık atamam elbette.

Ancak, sol kesimden, Metin’i çok daha yakından tanımış olan başkalarının da benimle aşık atamayacakları bazı mevzular vardır:

Metin 1967’de Altay’dan bir Ankara kulübü olan PTT’ye gelmiştir ve Galatasaray’a transfer olduğu 1970 yılına kadar üç yıl bu kulüpte oynamıştır.

Şimdi, 1960’lı yıllarda maça gitme alışkanlığı hemen hemen hiç olmayan, İstanbul’un “üç büyüklerinden” birini tutan, gitse de ancak bunların maçlarına giden, gittiğinde de gözü kendi takımının “starlarından” başkasını görmeyen ortalama Ankara solcusu Metin Kurt’un bu dönemini bilmez.

Kusura bakılmasın, ben bilirim: Çünkü yukarıdaki tipolojinin büyük ölçüde dışındaydım. Evet, solcuydum, sosyalisttim; ama 19 Mayıs stadının kale arkalarını hiçbir zaman ihmal etmedim.

Nitekim Metin Kurt’u da ilk kez 1967 yılında, 19 yaşında Altay’da oynarken, 19 Mayıs stadının tadilatta olması dolayısıyla Tandoğan’da MKE’nin toprak zeminli sahasında oynanan bir Gençlerbirliği-Altay maçında izledim.

O zamanlar Gençler’de sol bek oynayan hayli sert, “jilet gibi” Faik (daha sonra Eskişehirspor’da oynadı) karşısındaki Metin’in canından bezdirmişti. Altaylı Metin o zamanlar biraz ürkekti, Faik’ten yılmış, oyununu oynayamamıştı.

Uzun yıllar sonra tanıştığımızda kendisine bunu hatırlattım. Dediğim gibi, iddialı ve “altta kalmasını” pek sevmeyen biriydi. Cevabını hemen yapıştırdı:

Ben o Faik’i daha sonraki maçlarda ne hale getirdim, biliyor musun?

O “ürkek” Metin aynı yıl PTT’ye transfer olduğunda takımda yer bulabileceğini doğrusu pek düşünmemiştim. “Nazmi’nin yedeği olur” diyordum. Ama Metin daha hazırlık maçlarında formayı kaptı ve bir daha bırakmadı. Nasıl olduğunu, nasıl yaptığını hala anlayabilmiş değilim: 6-7 ay öncesinin ürkek Metin’i yerine en sert bekin bile üzerine üzerine giden, sertliğin aşırısından bile yılmayan, biraz da rakibiyle “oynamayı” (rakibinin doğrudan sinirleriyle değil, sürat ve kıvraklık açısından kendisiyle baş etme çabalarıyla) seven bir Metin gelmişti.

Bugün “asist” istatistikleri çıkarılıyor, o zamanlar yoktu.

“Asist”se, Galatasaraylı Gökmen Özdenak’ından öncesini PTT’li Feridun Köse ile Ertan Adatepe bilir.

***

Yaratıcılıktan, “zaman-mekân” anlayışından uzak kuru şablonculuğun futboldaki komik örneklerinden birini de kendisinden duymuştum.

Metin PTT’de oynarken “maymun” lakaplı Atilla onun yedeğiydi. Ne zaman, hangi maç ben hatırlamıyorum. Ama Metin’in anlattığına göre bir maça beraber çıkmışlar. Maçta Metin “çizgide”, Atilla biraz içerde verkaçlarla avut çizgisine kadar inmişler, sonunda Metin tam çizgiden topu içeriye, Atilla’ya çıkarmış. Ancak artık topu şöyle ya da böyle kaleye vurması gereken Atilla tutup yeniden Metin’e pas vermiş. Metin “ne pası, kaleye vursana” dediğinde Atilla’nın verdiği yanıt gerçekten ibretliktir:

Abi biz verkaç yapmıyor muyduk?

Ancak, Atilla’ya çıkışmasını, verkaçın ilânihaye sürmesinin mümkün olmadığını bilen Metin, ne yazık ki kendi sağlığıyla sürekli bir verkaç içinde oldu.

Zamanında futbolunun hayranı, son dönemde ise dostu ve yoldaşı olarak Metin’e benden sıcak bir uğurlar olsun…

(SolHaber)

Metin ÇULHAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1058