Ölümle değil, imamla belalıyım!

~ 25.07.2012, Nihat BEHRAM ~

Rüyamda ölmüşüm! Bu önemli değil. Ölümlü olduğunun bilincinde bir canlıyım, ölümle bir sorunum yok. Ama öldükten sonra yaşadıklarım karşısında dehşete kapıldım. İşin kötüsü uyanamıyorum da. İnsan rüyasında ölünce nasıl uyanır onu da bilmiyorum. Aklım başımda, olanları görüyor ve izliyorum. Doğrulup müdahale edemedikten sonra, akıl başta olsa neye yarar? Öldüğümle kalsam iyi! Kendi içimde çırpınıp duruyorum. Sesimi duyan yok!

Sonuçta kan ter içinde uyandım. Kızım, “Baba neyin var? Ne bağırıyorsun!” dedi. “Ben ölü müyüm sağ mıyım?” diye sordum. Şaşkınlaştı. “Korkma, dedim, rüyamda öldüğümü gördüm, ama bu önemli değil, öldükten sonra yaşadıklarım karşısında dehşete düştüm! Bir an önce konuşmalıyız, vasiyetim hakkında!” Bu kez kızım sinirle, “Delirdin mi? Sabah sabah moralimi bozmak zorunda mısın?” diye sözümü kesti. Anası içerden, “Ne oluyor?” diye seslendi. Kızım, “Babam öldüğünü söyleyip, vasiyetten söz ediyor!” diye yanıtladı. Anası, “Uyanıkken kavga edecek birini bulamayınca uykusunda kendiyle kavga etmiştir!” diye söylendi. Çaresiz sustum! Sustum ama, içimdeki dehşet susmakla dinecek cinsten değildi.

Aynı gün derdimi arkadaşlarıma açmayı denedim. “Rüyamda ölmüşüm!” diye başlamıştım ki, daha sözümü tamamlayamadan, onlar da, ağız birliği etmiş gibi, “Abi bu işin şakası bile iyi değil, durduk yerde günümüzü bok etme!” diye söylendiler.

Konuşunca beni kimse ciddiye almadığından, yine her zamanki gibi yazmaktan başka çarem kalmadı! Sanki o bir işe yarıyor? Olsun, yine de “söz uçar, yazı kalır” diye bir avuntusu var!

Kısacası: uykuda da olsa, ölümü yaşadım. Ölümü değil ama öldükten sonra yaşadıklarımı keşke yaşamaz olaydım. Yaşadıklarım karşısında öyle bunaldım ki, eğer "ölüm içinde ölüm", yani yaşamın tümden durduğu ikinci bir ölüm olsa anında dalacağım. Sormadım değil, sordum, “Ölümden öte köy yok!” dediler. Zaten, cehennemde olduğumu o zaman anladım!

Bir ara tanıdık bir ses duydum. Baktım Mihri Belli. Beni yanına çağırıyor. Gittim. Daha o bir şey söylemeden, “Mihri Abi, bağırsam bile beni duyan yok, ne yapacağımı şaşırdım!” dedim. Mihri Abi, “Oğlum, dedi, canlılar ölüleri duymaz, nefesini yorma. Ayrıca yaşadıklarını da büyütme; her şey halkına yaraşır şekilde olmalı, doğru olan budur!”

Mihri Abi’nin beni duymasına çok sevindim. Sağırlığın canlılara özgü olduğunu biliyordum, fakat, ölülerin birbirini duyduklarını bilmiyordum, böylece onu da öğrenmiş oldum.

İlkin sevindim, sonra birden kendime geldim. Ben daha, “Ama Mihri Abi,” diye başlamıştım ki, o, her zaman olduğu gibi, itiraz edeceğimi sezip, azarlayan bir tonla, “Dünyadaki dik kafalılığını bırak, beni hiç olmazsa burada ve bu konuda dinle, peşimden gel!” dedi. Ben, “Mihri Abi seni çok severim, ama bazı konulardaki görüşlerin aklıma yatmıyor, bu konuda da peşine takılmam, hele ki camiye falan girmem mümkün değil!” diyecektim ki, o yine, engin sezgisiyle ne diyeceğimi anlayıp, döndü gitti.

Onun, “Halkım gibi gömülmek, uğurlanmak isterim” duygusu, yaşarken de aklıma yatmamıştı. Karakterim gereği, beni ‘halkın nasıl olduğu’ değil, ‘nasıl olması gerektiği’ ilgilendirdiğinden, halkın her hâlini önemsemek bir yana, bazı hâlleri delirme nedenimdir!. Her ‘halk hâli’nin peşine takılacak değilim! Çoğu zaten halk hâli mi, ahali hâli mi, bu da ayrı konu! İmamı Başbakan yapıp hayatı bu hale düşüren de ‘halk hâli’ değil mi? Onlar gibi gömülmek isteği olur da onlar gibi oy verme isteği niye olmasın? Birbirinin ikizi! Tek farkı, birinde imam duasıyla ölünce gömülmek var, diğerinde Başimam belasıyla canlı canlı!

Peki, nikahın günahı ne? Oldu olacak onu da imam’a kıydır! Halk öyle evlenmiyor mu? Doğum duası, sünnet duası, rahmet duası, kısmet duası, seçim duası, geçim duası, nikah duası, ölüm duası, say ki say! Kala kala cinnet duası kaldı!

Ayrıca: yaşarken Süryani, Alevi, Yezidi, Musevi diye ayrımcılık yapmayıp, ölünce halk konusunda Sünni’den yana seçim yapmak ayıp olmaz mı? Onu bunu bilmem: komünist gibi yaşayan komünist gibi ölmeli. Cehennemse cehennem! Cehennemin sahisi faşizm değil mi? Sanki yabancısı mıyım! Yaşarken girmediğim camide cesedimin işi ne? Gerçi, ‘ibadet mekanı’ gibi bir duygum olmasa da, tarihsel ve kültürel derinlik taşıyan camilere sempatim vardı. Onu da yobazlık körüğü Başimam’ın AKP’si bitirdi! Yobazlardan kurtuluncaya dek, açıkçası en kralının önünde bile övgümü iliklemem.

Bir insanı yitirmenin acısını illâ ki ‘dini tören’le mi soslamalı? Ölüm dedikleri makarna türü bir şey mi? Tabi ki törenin anlamı derin. Tabi ki sevdiğini yitirmenin acısı insanın içinde yankılanır. Tabi ki ölülerini anması insanlık töresidir. İnsanîdir ve duygusu insanlıkla yaşıttır. Ama o ‘insanî töre’yi illâ ki dinle soslayıp ‘dini tören’e çevirmek mi gerekli? Kim koymuş bu kuralı? Koyanın yaşı kaç? Din dediğin kaç yaşında? Peki, ölüm acısını yürekle tartan insanlığın yaşından imamın haberi var mı? Cenazene imamı çağırmadan, sağlığında kendine bir sor: İnsan köklü yürekle mi uğurlanmak istersin, dua saplı kürekle mi gömülmek!

Tamam: inancı olana inancı doğrultusunda dini tören yapsınlar; yasakçısı, saygısızı değilim; benim inancım, hayatın ve varlığımın nedeni olan suya, toprağa, havaya; arıya, zeytine, nara; şiire, evrime, bilime, devrime... Kısacası: cami avlusunda duayla musalla taşına yatırılmayı, hayatla bilendiğim günlerime ihanet sayarım. Bu kadar açık! Ben bu canı borç aldıysam yerdeki bilinenden borç aldım, neden gidip kendini gökteki bilinmezin elçisi diye sunan imama ödeyeyim? Hani, ırmağa, arıya, buğdaya, ateşe, taşlığa öderim. Boşluğa değil!

Evrim bilincindeki birine dini tören! Yok artık, daha neler? Bu konuda fikrini söylemeyen, öldükten sonra, ‘sözünü dövmeyen dizini döver’ diye diz dövmüş, neye yarar? Bana da öyle oldu. Öldüğüm an gördüm ki, dünyalılar sesime sağır. Yaşadığım dehşet bunun eseri. Oysa, ‘en rahat ölüm uykudaki’ diye bilinir. Onu gel bana sor! Uykuda ölümü yaşamış biri olarak!

Öldüğüm gün baktım arkadaşlarım koşturuyor. Her birinin elinde telefonu. Kimi uçak bileti soruyor, kimi biraderleri arıyor, kimi resmi makamları. Onları duyuyorum, ama beni duyan yok ki dinleyen olsun. Sesimi duyan olsa, “Hastahanede bırakın! Bedenimin üstünde karar hakkım var. Kendimi öğrencilere adıyorum. Onlara deney, ders malzemesi olayım. Kalanımı yaksınlar!” diye derdimi anlatacağım. Zaten, yaşarken aklıma gelen başıma gelmiş: gurbette zırtlamışım! Belki bu nedenden ötürü kalbim gurbette kalsın istemem. Zaten bağrımın en yanık yanı. Sılada bir ırmağın koynunda aksın! Yaşarken de başımın belasıydı. Demek ki kalbin huyu ölsen de değişmiyor! Ne söz dinletebildim, ne aklın faydası oldu!

Bu düş ve düşüncelerim, sese dönüp duyulmadıkları için artık boşunaydı! Yaşamda sese dönmemişler ki, ölümde dönebilsinler! Bir de baktım, tabutun içinde ve günahlarımın hesabı sorulur gibi cami avlusunda musalla taşındayım! Hem de Başimam’ın çakma Mimar Sinan Camisi! Sesimi duyuramayışım yetmezmiş gibi, elim kolum da bağlı. “Beni imamın, küfür eder gibi, ezberinden üflediği duayla küflemeyin! İmam bilime, eğitime bağışlanmayı ya da yakılmayı ister mi ki, ben imamla uğurlanayım?” diye boşuna çırpınıyorum. Tabutumda!

Gerçi caminin avlusunda gerçekten çok sevdiğim dostlarım da var ama bir takım zerzevat da orada! “Son görev”leri için! İkide bir saatlerine bakarak bekliyorlar! ‘Son görev’miş! Sondan önceki görevlerini yapanın içi zaten rahattır. Gelse de olur gelmese de! Onu yapmayan ‘son görev’i yapsa ne yazar, yapmasa ne?

Derken İmam camiden çıkıp geldi. Bıyığı Başimam’ınkiyle aynı. Tahta fırçası gibi! Hatta bir ara Başimam sandım! Bunların hepsi birbirinin aynısı! Ardında, şalvarlı takkeli avenesi! Dehşetim iyice tepelendi! Şaşkınlığından belli ki, İmam, neyin nesi olduğumdan haberdar! İçinden, ‘ateiste namaz kıldırmanın günahını’ tarta tarta soruyor: “Merhumu nasıl bilirdiniz?” Dostlarım sessiz, ama zerzevat yüksek sesle “İyi!” diyor. Tabutun içinden, “Sana ne beni nasıl bildiklerinden?” diye bağırsam da duyanım yok! Sanki ecelimle ölmemişim de ‘taşlanarak öldürülme’ merasimindeyim! Arkadaşlarım, “Ateistin burada işi ne? Ruhu azap çekiyordur!” diye düşünseler de yüksek sesle söyleyemedikleri için, çaresiz, sessizce azabımı üleşiyorlar!
İmam, yine içinden ‘Tabuttaki cenaze domuz soyundanmış! Canı cehenneme!’ diye geçirip, dışından, “Merhuma hakkınızı helal ediyor usunuz?” diye soruyor. Avenesi ve zerzevat kesim “Helal olsun!” diye geveleniyor. Ne İmam, benim, “Sahtekâr!” diye hırlandığımı duyuyor, ne zerzevat kesim, “Hangi hakkınız geçmiş lan bana?” diye köpürdüğümü!

Derken tabutumu omuzladılar, mezarlık yoluna düştük. Sen ömrünce kimsenin sırtına yük olmamaya çalış, ölünce gel bu hale düş! Bir arkadaşım, elindeki gazeteyi diğerine gösterip, “Şu itoğlu itlere bak!” diyor. “Ateiste dini tören caiz değil!” diye yazmışlar. “Doğru yazmışlar! Sen de burada harcadığın vakti, o itoğlu itlerin düzeniyle mücadeleye bağışlasaydın! Camiye geleceğine direnişlerden birine katılsaydın, tutuklu gençlere gitseydin!” diye bağırıyorum, ama sesim vurulmuş kuş misali, acısını canlının duymadığı türden!

Derken, mezarımın başına vardık! Baktım ki başka çare yok, anılara daldım: Sıkıyönetimde sokağa çıkma yasağı ilan edilen o büyük aramaların birinde, böyle bir mezarlık çukurunda saklanıp sağ kalmayı planlamıştık. Laz Atasözü’nden ilhamla “Sudan çıkan balık ateşten korkmaz!” diyerek, geceyi geçireceğimiz bir mezar aranmıştık. Kadere bak, o canlı halimde bu kadar ürpermemiştim. Ölü halimle kendi mezarımın başında daha çok ürperiyorum! Üstelik, ‘ölürsem cesedim bir işe yaramalı’ türünden kurduğum düşler de şu çukurda çürüyüp gidecek. Hadi midem, bağırsağım değil ama, hiç olmazsa çene kemiğim bir işe yarasaydı! Çene kemiği diyip geçmem! Benim için önemlidir. Küçük biraderim dişçilikte okurken, derslerinin gereği, deney yapacağı diş ve çene kemiğini falan, satın almaya babamızın memur bütçesi yetmediğinden, ‘günahkârlığı’ göze alıp, gider köstebek gibi mezarlıklarda eşelenirdi! O zamandan aklıma koymuştum, ölünce çene kemiklerimi tıp öğrencilerine bırakacağım diye! Aynı mezarlıkta, yobazlar anamızın mezar taşını parçaladılar. Bu kez ‘günahkârlık’ nedeni, büyük biraderin, anamızın mezar taşına ‘dua’ yerine yazdığı bir şiiri kazdırma tutkusuydu! Neyse ki, ortanca birader ceza hukukçusu da, gitti mezarlık görevlisinin yakasına yapıştı!

Ben böyle, ölü halimle, anıların doruğunda dolanırken, küt diye çukurun dibine indirip, toprak atmaya başladılar! O sıra bir arkadaşımın sesini duydum. “Taşına ne yazdırsak?” diye sorup, yine kendi yanıtladı: “Bir ölür bin doğarız!” Diğeri, “Yazdırsak da kırarlar!” diye söylendi. Son gücümle başladım bağırmaya: “Bir ölüp bin doğmamı istiyorsanız, benim mezar taşıma ne yazdıracağınızı değil, gidip devrimci mücadeleye kimi yazdıracağınızı düşünün!”

Bu benim ‘ölüm yaşamım’daki son bağırışımdı! Çünkü o an uyandım. Kızımın, “Baba neyin var? Niye öyle bağırdın?” diye sorması, tekrar hayata dönüşümün kanıtıydı. Çünkü sesimi duymuştu! Duyulduğuma göre, demek ki ölü değildim. Hazır sağken, yazayım dedim!

Neme lâzım!

(Temmuz 2012)

(SolHaber)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1886