Hizbullah düzeni, coplar demokrasisi

~ 07.01.2011, Merdan YANARDAĞ ~

Geçen hafta Türkiye’de çok önemli bir gelişme yaşandı. Bu olay, AKP hükümetinin 2010 yılının son ayında Meclis’teki çoğunluğuna dayanarak Ceza Muhakemeleri (Usül) Kanunu’nun 102’nci maddesinde yaptığı değişiklik sonucu Hizbullah örgütünün üst düzey kadrolarının serbest bırakılmasıdır. Bu değişikliğe göre, 10 yıl içinde sonuçlandırılamayan davalarda (Yargıtay aşaması dahil) yargılanan tutuklu sanıklar serbest bırakılıyor.

Bu gelişmenin vehameti bir yana, Türkiye’nin geçirmekte olduğu tarihsel dönüşümü simgelemesi ve yeni düzenin ipuçlarını vermesi bakımından önemlidir. Bu nedenle, geçen hafta boyunca üzerinde yoğun şekilde durulmasına karşın, yine de sınıfsal bir perspektiften çok yönlü bir çözümleme yapmak ya da bu doğrultuda yapılan değerlendirmelere katkıda bulunmakta yarar var.

Yapacağım çözümlemeyi, şematizme düşme tehlikesini göze alarak (belli bir vurgu imkanı sağlayacağı için) maddeler halinde sıralamak sizin ve benim işimizi kolaylaştıracaktır.

Hizbullah Kontrgerilla örgütlenmesidir
1- Öncelikle yapılması gereken saptama şudur; Barış Zeren arkadaşımızın da dün (6 Ocak 2011) yazdığı gibi, Kürt Hizbullahı, Kontrgerilla ve JİTEM bağlantılı bir örgüttür. Yani bugün liberallerin, muhafazakar zevatın ve islamcıların ağzından düşürmediği “derin devlet” tarafından PKK’nin bölgedeki etkinliğini kırmak için teşvik edilmiş, önü açılmış, eğitilmiş, silahlandırılmış ve cinayet işlemesine göz yumulmuştur. Bu nedenle örgütün ilerici ve sol çevreler ile bölge halkı arasındaki ismi “Hizbul-Kontra” şeklindedir.

2- Hizbullah yüzlerce devrimciyi, sosyalisti ve Kürt yurtseverini katletti. Özgür Gündem gazetesini kurduğumuz ve yönettiğimiz dönemde, bölgede görev yapan 14 gazeteci arkadaşımız bu örgüt tarafından öldürüldü. Arkadan sinsice yaklaşıp, satırla kafa parçalayarak ya da yine arkadan gelip enseden tek kurşunla vurarak işlenen cinayetler hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. Kirli savaşın doruğa çıktığı 1992’den 28 Şubat 1997 tarihine kadar işlenen binlerce faili meçhul cinayetin önemli bir kısmı bölgede bu örgüt tarafından işlendi.

3- Hizbullah sadece ilericilere, solculara, sosyalistlere ve yurtseverlere saldırmamış, laikliğe daha yakın ya da ılımlı islami yorumlara sahip müslümanlara ve cemaatlere de savaş açmıştır. Çok sayıda muhalif Hizbullah tarafından insanlık dışı yöntemlerle, işkence edilerek öldürülmüştür. Bu cinayetler ve işkence seansları kamerayla kaydedilmiş, örgütsel çalışmalarda tehdit ve şantaj aracı olarak kullanılmıştır. Domuz bağı yöntemiyle bağlanan kurbanlar ve mezar evlerin yarattığı dehşet unutulmamıştır. Serbest bırakılan Hizbullah yöneticilerinin 182 kişinin öldürülmesinden doğrudan sorumlu olduğu kesinleşmiş adli bir olgu durumundadır.

4- Bu canavarlığı yaratan örgütün mimarlarından birinin, ANAP hükümetlerinin yanısıra AKP hükümetinde de uzun süre içişleri bakanlığı yapan Abdulkadir Aksu olduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi Aksu, yine bir Kontrgerilla operasyonu olduğu şüphe götürmeyen 24 Aralık 1978 Maraş Katliamı sırasında da bu ilin emniyet müdürüydü. Yaklaşık 250 kişinin öldürüldüğü Maraş Katliamı 12 Eylül darbesine giden yolun en önemli kilometre taşlarından biridir.

Yagıtay’a tuzak!
5- AKP, 2010 yılının son ayında Ceza Muhakemeleri (Usül) Kanunu’nun 102’nci maddesinde yaptığı değişiklik ile sadece islamcı Kontrgerilla liderlerini serbest bırakmakla kalmamış, aynı zamanda Yargıtay’a da tuzak kurmuştur. Çünkü Yargıtay’ın iki ay içinde bu davaları sonuçlandıramayacağı kesin bir bilgi durumundaydı. Dolayısıyla tam 1,5 milyon dosyanın beklediği Yargıtay, bu yasa değişikliğiyle Hizbullahçıları, uyuşturucu kaçakçılarını ve mafya şeflerini serbest bırakmak zorunda kalmıştır.

6- Hizbullahçıları ve mfya şeflerini serbest bırakan Yargıtay değil, yasayı değiştiren AKP’dir. Çünkü böyle bir yasa değişikliği ancak Yargıtay’ın iş yoğunluğu azaltılarak, bölge temyiz (istinaf) mahkemeleri kurulduktan ve Yargıtay’ın üye sayısı arttırıldıktan sonra, dahası makul bir süre verilerek yapılabilirdi.

7- Yargıtay’a operasyon hazırlığında olan AKP hükümeti, böylece bir taşla iki kuş vurmuş oldu. Birincisi Hizbullah yöneticilerini serbest bıraktı. İkincisi ise, bu tahliyenin sorumluluğu Yargıtay’ın üzerine yıkılarak, bu yüksek yargı organını da ele geçirmek için hazırlanan operasyonun gerekçesi oluşturuldu.

8- Dolayısıyla, Yargıtay’a atanacak yeni 80 üye ve Bölge İstinaf Mahkemelerinin kurulması için yürütülen hazırlıklar, Hizbullah tahliyelerinin gölgesi altında gerçekleştirilecektir.

9- Bu yasa değişikliklerinden PKK ile DHKP-C gibi sol/devrimci örgütlerin militanları yararlanmamaktadır. Çünkü bu davalar çoğunlukla 10 yıl dolmadan sonuçlandırılmıştır. Birkaç istisnai durum genel tabloyu (kuralı) değiştirmemektedir.

Bölgede siyasal islam yeniden devreye mi alınacak?
10-Hizbullahçıların serbest bırakılması, tahliyelerin gerçekleştiği cezaevi önünde miting havasında yapılan karşılama töreni –ki gövde gösterisiydi- bölgede PKK’ye karşı yeniden siyasal islamı kullanma hazırlıklarının da bir işareti olarak değerlendirilebilir.

11- Hizbullah’ın kısa tarihi, aslında bu topraklarda siyasal islamcılığın derin devletle, emperyalizmle, kontrgerilla ile nasıl içiçe geliştiğini, işbirlikçi ve faşizan karakterini göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnek olşturmaktadır. İstanbul Taksim’de, 19 Şubat 1969’da ABD emperyalizmini ve 6.Filo’yu protesto eden devrimci gençliğin üzerine camilerden çıkarak; bıçak, balta, satır, sopa ve silahlarla tekbir getirerek saldıran, bu saldırı sırasında polisin himayesi ve korumasında olan islamcılarla bugünün Hizbullah yöneticileri arasında genetik bir uyum vardır. İstanbul’da 2 devrimcinin ölümü 200’ünün de yaralanmasıyla sonuçlanan “Kanlı Pazar”ın örgütleyicileri arasında, dönemin Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) yöneticilerinden Abdullah Gül’ün de bulunduğuna ilişkin güçlü iddialar vardır. (Bu iddiayı gündeme getirdiğim televizyon programı iki kez tekrarlandığı halde yalanlama gelmedi.)

12-Dönemin İslamcı gazetesi Bugün’ün sahibi ve başyazarı Mehmet Şevket Eygi de, “Kanlı Pazar” saldırısını doğrudan kışkırtan ve yazılarıyla savunan biri olduğu halde, günümüzde en çok itibar gören İslam alimleri (büyükleri) arasında sayılmaktadır. Eygi o döneme ilişkin eleştirilere karşı, “İslamda ehveni şerriye vardır, biz de o dönemde ehveni şerriye yapıyorduk (kötülerin içindeki en iyiyi seçmek-my) ve Allahsız kızıllara karşı savaşta Amerikan nüfuzu altındaydık” diye kendisini savunmaktadır. Bu kadar alçakça bir işbirliği itirafı ve ihanet görülmüş değildir. Yoksul, dışlanmış, ezilmiş, kendisni kötü hisseden ve bu nedenle acılarını dindirmek için Allah’a ve örgüte sığınan sıradan Hizbullah militanları, Eygi’nin bu tutumu karşısında çok masum kalmaktadır.

13- Mehmet Şevket Eygi’nin itirafı, Türkiye’de islamcılar ile derin devlet arasındaki kirli ilişkiyi ortaya dökmesi açısından önemlidir. Dolayısıyla bugün yandaş ve islamcı medyanın demokrasi havariliği iki yüzlülükten ve palavradan ibarettir.

14- Öyle anlaşılmaktadır ki, devleti ele geçiren ve rejimi daha islami temellerde yeniden yapılandıran AKP-Cemaat koalisyonu, önümüzdeki dönemde Kürt illerinde PKK’nin etkinliğini kırmak için yeniden dini öne çıkaracaktır. Kürtlerin onayını ve desteğini almadan, dolayısıyla PKK/BDP’nin etkinliğini kırmadan rejim değişikliğini tam olarak gerçekleştirmek imkansızdır. Kürt sorunu, Türkiye’nin bütün diğer siyasal sorunlarının çözümünü, belirleyen olmasa bile etkileyen bir kilit haline gelmiştir. AKP’nin Kürt açılımı artık açıkça islamcı bir zemine doğru kaymaktadır. Ulus bilincinin panzehiri olarak islam (ümmetçilik) yeniden birleştirici bir etken olarak denenmek istenmektedir.

Hizbullah da “Yetmez ama Evet”çiydi!
15-Hükümet, bu tahliyelerle hem Yargıtay operasyonu için bir gerekçe yaratmış hem de radikal islamcı Kürtlerle yeniden ilişki kurmanın önünü açmıştır.

16- Bilindiği gibi, gerek seçimlerde gerekse 12 Eylül 2010 Anayasa referandumunda Hizbullah AKP’yi desteklemiştir. Hizbullah deyim uygunsa bir başka gerekçeyle “Yetmez ama Evet” demiştir. Kürt Hizbullahı sadece bölgenin değil, Ortadoğu’nun en güçlü islamcı örgütlerinden biri haline gelmiştir. Örgüt Diyarbakır’da 200 bin kişinin katıldığı mitingler düzenleyecek bir etkinliğe sahiptir.

17- Ankara’da, meşru bir hak olan gösteri yapma özgürlüğünü kullanarak AKP hükümetini protesto eden öğrencilere karşı ölçüsüz bir şiddet uygulayan iktidarın polisi, Diyarbakır Cezaevi önündeki Hizbullah’ın yasadışı mitingi karşısında sessiz kalmıştır. Öğrencilere karşı polisin kullandığı şiddeti savunacak kadar çığrından çıkan liberaller, muhafazakarlar ve islamcılar, Hizbullah’ın kutlama eylemi hakkında seslerini bile çıkarmamıştır. Bölgede Hizbullah düzeni, ülkede ise copların demokrasisi kurulmaktadır.

18- Ve nihayet bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca (1950-90) NATO’nun izlediği strateji gereği, sola karşı islamcıları destekleyen, besleyen ve büyütenler bugün o gücün eline düşmüştür. Artık iktidarda dini ve islamcıları kullanan bir merkez sağ parti/iktidar ve güvenlik aygıtı yoktur. Artık doğrudan siyasal islamcı köklere sahip bir kadro iktidardadır ve merkez sağ politikacaları bu iktidar kullanmaktadır. Güvenlik aygıtı ise AKP-Cemaat iktidarı tarafından neredeyse tamamen ele geçirilmiştir. “Ilımlı” da olsa bu islamcı güç, kayıtsız şartsız iktidarlarının önünde bir engel olarak gürdüklerini de, asker sivil demeden tepelemektedir.

Hadise bundan ibarettir. Türkiye’nin ve toplumun ufkunu aydınlatacak biricik güç ve akım ise artık sol’dur, sınıf hareketidir, devrimci güçlerdir.

(SolHaber 07.01.2011)

Merdan YANARDAĞ | Tüm Yazıları
Hits: 1574