Laik Türkler daha iyisini hak edebilir

~ 09.07.2012, Kadri GÜRSEL ~

2 Temmuz’da bu köşede yayımlanan “Kürt taleplerine, Türklerin cevabı” başlıklı yazıyı, laik kesimlerin “paradigma değişimi”ne olan ihtiyacından bahsederek bitirmiştim.
“Paradigma” kısaca, “değerler dizisi” yahut “model” anlamında kullanılıyor.
Türkiye toplumundaki derin siyasi kutuplaşmaların yeni bir ortaklık modeli üretilerek aşılmasında, laiklerin kendilerini ve Türkiye’ye bakışlarını nihayet gözden geçirmesi çok olumlu bir rol oynayabilir. Laiklerin Kürtlere, onların taleplerine, mevcut rejime ve üniter devlete dair bakış ve kavrayışlarında, bir paradigma sıçramasına eşdeğer dramatik bir değişim yaşanmadığı sürece, Türkiye’de siyasetin dengelenmesi de zor, çok yönlü kopuş ve ayrışma dinamiklerinin daha fazla güçlenmesini önlemek de...
Önce, bugün Türkiye’yi yönetmekte olan neo-İslamcı siyasetin kendi paradigmasıyla ilgili açmazını saptamak gerekiyor.
Bu, “Kemalist Türkiye”nin tarihsel açmazının baş aşağı çevrilmiş halidir.
“Kemalist Cumhuriyet”, Türkiye toplumunu sekülerleştirmek ve “Türklük” üst kimliğinde uluslaştırmak istemişti; kısmen başardı, kısmen başaramadı. Laik Türk uluslaşmacılığıyla mutabık kalmayan dindarlar buna İslamcı hareketle, Kürtler ise ayrılıkçı hareketle cevap verdiler.
Şimdi ise neredeyse eski Cumhuriyet’in kurucuları nispetinde muktedirleşmiş bir lider ve onun tek parti iktidarı söz konusu. Devlete de kesin biçimde hâkim olarak onu bir “parti devleti”ne neredeyse dönüştürmüş bulunuyorlar. “Kurucu irade” gibi hareket ederek, İslami paradigmaları doğrultusunda “Sünni muhafazakârlığı” bir üst kimlik olarak benimsetmeyi kendisine misyon edinmiş bir iktidar söz konusu.
Kemalist elitler nasıl başarısız oldularsa, neo-İslamist elitler de başarısız olacaklardır. Ve bunu görmek için 50 yıl beklemeyeceğiz. Ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar, Türkiye’nin yerleşik laik orta sınıflarına, Alevilerine ve muhafazakâr olmayan Kürtlerine “Sünni muhafazakârlığı” bir üst kimlik olarak benimsetmelerine imkân yoktur.
Bu dayatma da, tıpkı eski dayatmalar gibi çatışmadan başka bir sonuç vermeyecek.
Türkiye’nin bölünmeden, çatışmadan yaşayıp, müreffeh ve demokratik geleceğini inşa edebilmesinin yegâne yolu, etnik ve dinsel aidiyeti dışarıda bırakan bir “Türkiyelilik” ya da “anayasal vatandaşlık” üst kimliği çevresinde yeni bir ortaklık kurmasından geçiyor.
Geçerli siyasi ve ideolojik alternatifleri geliştirmedikleri, yani bugünkü gibi kaldıkları sürece, Türkiye’nin büyük kentlerinde ve kıyı bölgelerinde temerküz etmiş bulunan laik orta sınıfları kötü bir kader bekliyor:
Sünni muhafazakâr ve İslamcı, merkezi iktidar bloğu tarafından itilip kakılmak...
Yaşam tarzlarını özgürce sürdürebildikleri alanların İslamcı tasallut altında her geçen yıl daraldığını görmek...
Çocuklarına arzu ettikleri laik eğitimi vermenin ya imkânsız, ya da çok pahalı hale geldiğini fark etmek...
Devletten ve kamu yönetiminden dışlanmak...
Kamu kaynaklarından giderek daha az istifade eder duruma düşmek...
Ve sonunda varlıklarına ancak hoşgörü gösterilen “neo-levantenlere” dönüşmek.
Bir alternatifin ortaya çıkması ancak şu gerçeklerin nihayet algılanmasıyla mümkün:
Türkiye’nin muhafazakâr sosyo-kültürel değişimi gelip geçici bir fenomen değildir. Geçerli alternatif bu değişimle birlikte barış içinde yaşamayı öngörecektir.
“Cumhuriyeti koruma” refleksiyle politika yapmanın anlamı kalmadı; çünkü o cumhuriyet artık yok.
Ne devlet hâlâ laiklerin, ne de rejim artık onları temsil ediyor.
Türkiye’deki mevcut egemenlik yapısı kendi içine çökse, ekonomik ya da jeopolitik bir depremle altüst bile olsa, laikler bugünkü bilinç yapılarıyla ve bugün oy verdikleri CHP’nin ideolojik/örgütsel kifayetsizliğiyle geçerli bir alternatif ortaya koyamayacaklar.
Bu hal ve koşullarda laik Türklerin ulusalcı bir zaviyeden Kürt düşmanlığı yapmak, Kürtleri dışlamak gibi bir lüksü olamaz. Tam tersine bugün hak ve eşitlik talepleri ortak paydasında Kürtler, mevcut iktidarın dayatmalarına karşı yerleşik laik orta sınıfların ve Alevilerin doğal müttefikleridir. Laiklerin ve tabii ki CHP’nin Kürtlerle ilişki kurması, bu yeni duruma uygun politikalar geliştirmesi gerekiyor.
İkincisi de laiklerin “üniter devlet” tabusuyla ilgili.
Devlet kati biçimde el değiştirdi. Ve laiklerin onu eski haliyle geri alma şansı yok. Dolayısıyla bu devlet üniter olsa ne fark eder, olmasa ne fark eder? Özgürlüklerine ve yaşam tarzlarına musallat olanların onları Ankara’dan keyfince yönetmesi artık bu sınıfların menfaatine aykırı...
Türkiye’de laik, Kürt, Alevi, farklı kültür ve kimlik gruplarının itilip kakılmadan, Sünni muhafazakârlarla barış içinde yaşama haklarını güvence altına almasının yolu, adem-i merkeziyetçilikten geçiyor. Yani başta eğitim, emniyet ve yargı olmak üzere merkezin önemli bir kısım yetkisinin yerele devredilmesi... Laiklerin çıkarları bu bakımdan da Kürtlerinkiyle örtüşüyor.

(Milliyet)

Kadri GÜRSEL | Tüm Yazıları
Hits: 929