Korku, Solkırım ve Hesaplaşma

~ 17.04.2012, Fatih YAŞLI ~

Çok korktular ve korkunun insana neler yaptırabileceğini hep gösterdiler.

1920’de Mustafa Suphi ve arkadaşları Anadolu’ya gelebilselerdi, Milli Mücadele hiç kuşkusuz sol bir karakter kazanacak, SSCB ile ilişkiler daha farklı bir şekilde kurulacaktı.

Korktular, çünkü İngiltere ile uzlaşabilmeyi amaçlıyor ve sola çekmiş bir kurtuluş mücadelesinin bu uzlaşmayı engelleyebileceğini biliyorlardı, Suphi’leri bu yüzden katlettiler. Solkırımın tarihine buradan başlamalı, korkudan.

2. Dünya Savaşı bittiğinde, savaş boyunca Nazi Almanya’sını desteklemiş ve ırkçı akımlara göz yummuş olmanın bedelinin kendilerine ödetileceğinden korktular. “Sovyetler Boğazlar’da üs istedi” diyor ve Kızılordu’nun Türkiye’yi işgal edeceğine inanıyorlardı, ABD’ye sığındılar.

Soğuk Savaş’ın Türkiye cephesini açmaları ve ileri karakol olmaları gerekiyordu ki, korkularını yenebilsinler. Tan Matbaası ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi baskınlarını düzenleyip komünist avına çıktılar. Matbaa makinelerini yaktılar, bilim insanlarını üniversiteden uzaklaştırdılar.

Yetinmediler, Kuran kurslarını ve imam-hatip okullarını açtılar, komünizme karşı panzehir olacağını düşünüyorlardı çünkü. İslamizasyon, korkularının bir ürünüydü; korkuları büyüdükçe daha sıkı sarıldılar.

“Ağaçların bile sola doğru eğildiği” 60’lı yıllarda sola karşı bir iç savaş ilan ettiler. Öğrenciler ve işçiler sokaktaydılar, yalınayak yolları arşınlıyor, sendikalaşıyor, dernekleşiyor, partileşiyorlardı. Korktukları belli olmasın diye korku salmaya başladılar. Yurt penceresinden aşağı attıkları Vedat Demircioğlu’nun betona çarpan gövdesinden çıkan ses dalga dalga yayılırken, 6. filoyu protesto eden devrimcilerin üzerine, uluyan bir çakal sürüsünü saldılar, insan öldürüyor ve sonra 6. filoya secde ediyorlardı.

15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı İstanbul’u zaptemişti; gençlik, üniversitede ve sokakta, isyandaydı. 12 Mart 1971’de bir insan avı başlattılar. Aydınları, yazarları, sanatçıları cezaevlerine doldurdular, Deniz’leri idam sehpasında ve Mahir’leri Kızıldere’de katlettiler, en önce öldürdükleri, en çok korktuklarıydı, korkularından öldürerek kurtulabileceklerini sandılar.

Oysa “öldükçe çoğalıyor”lardı öldürdükleri ve bunu anladıklarında kitle katliamlarına giriştiler. Maraş’ta ve Çorum’da, 16 Mart’ta ve 1 Mayıs 1977’de onar onar, yüzer yüzer öldürmeye başladılar, solkırım sürüyordu.

Korku salmak için, korkunun imparatorluğunu kurmak için, düşünen, bilen, gören, anlatan beyinlere saldırmaları gerekiyordu; Bedrettin Cömert’ten Cavit Orhan Tütengil’e, Doğan Öz’den, Bedri Karafakioğlu’na, bir aydın katliamına giriştiler, ülkenin en değerli beyinlerini solkırıma kurban ettiler.

12 Eylül 1980 başka birçok şey gibi solkırımın da miladıydı. Darağaçlarında, işkencehanelerde, cezaevlerinde, sokaklarda binlerce insanı kırıma uğrattılar, ömürlerini çaldılar. Bununla yetinmediler, sol bu topraklarda bir daha asla ayağa kalkamasın diye bütün önlemleri aldılar, bütün mekanizmaları kurdular, aklı körelttiler, bilime saldırdılar, her türlü yozlaşmayı mubah saydılar.

1990’lara gelindiğinde istediklerine yakın bir ülke kurmayı başarmışlardı: Solun neredeyse yitip gittiği, buna mukabil, milliyetçi-muhafazakâr-dinci partilerin at oynattığı bir siyaset sahnesi. Yetmemiş olacak ki solkırıma devam ettiler. Musa Anter, Vedat Aydın, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, bu yıllarda öldürüldüler. Kürt ve Kemalist aydınların yüzü sola dönük olanlarını hedef seçmişlerdi. Solkırım sürecinde en çok aklı ve bilinci katlettiler, çünkü ancak bu şekilde başarılı olacaklarını biliyorlardı. Bununla kalmadılar, Gazi’de ve Sivas’ta, Maraş’ı aratmayan katliamlara giriştiler, onlarca insanımızı, aydınımızı öldürdüler.

28 Şubat’a gelindiğinde, ne yaptıklarını fark eder gibi oldularsa da iş işten geçmişti. Dün, korkularından ötürü ülkeyi solsuzlaştırmış, sağın önünü açmışlardı; bugün ise İslamizasyon kontrollerinden çıkmış, rejimi tehdit eder hale gelmişti. Yarattığı canavarı kontrol edemeyen Dr. Frankenstein gibiydiler. Can havliyle bir operasyona giriştiler, önlemler aldılar, Refahyol hükümetini devirdiler.

Oysa artık çok geçti. AKP iktidara geldiğinde, 50 yıl boyunca kendi sonlarını hazırlamış olduklarını gördüler. Solun siyaset sahnesinde olmadığı, sağcılaştırılmış bir coğrafyada politikaları bir bumerang misali kendilerine döndü ve tarihsel bir kazanım olan cumhuriyeti sol korkusuyla tasfiye edenler, İslamizasyona kapıları sonuna kadar açanlar, tasfiye edildiler.

Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül derken 28 Şubat davası da, yeni rejim inşasının araçlarından biri olarak gündemimizde ve dünün kudretli paşaları, şimdi cezaevindeler. AKP, kendini kurucu irade olarak gösterebilmek ve yeni rejimin hegemonyasını kurabilmek için, ürünü olduğu 12 Eylül’le ve 28 Şubat’la hesaplaşıyormuş gibi yapıyor, kendini buna mecbur hissediyor.

Bugün yaşananlara bakarak solkırım suçlularının içinde bulundukları duruma sevinebilir, “adalet yerini buldu” diyebilirdik belki. Oysa günümüz Türkiye’sinde eskisine göre çok daha otoriter, çok daha kuşatıcı, çok daha emek düşmanı, çok daha kadın düşmanı, çok daha bilim düşmanı bir rejim kuruluyor.

Kimse bizden bu kuruluş sürecine, solkırımın biçim değiştirmiş bu haline destek vermemizi beklemesin, vermeyeceğiz. Bir hesaplaşma yapılacaksa, bunu bizler, yani solkırımın esas muhatapları, kendimiz yapacağız.

(SolHaber)

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1321