Neyin Kavgası?

~ 14.02.2012, Fatih YAŞLI ~

Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu ve “davalar dönemi” olarak adlandırdığımız süreçte, AKP-Cemaat koalisyonundaki gerilim ve çatlağın gözle görünür hale geldiği yerin politik nitelikli davalar olmasında şaşırtıcı bir yan bulunmuyor.

Hatırlayalım, sözünü ettiğimiz gerilim ve çatlağı ilk kez aleni bir şekilde şike davasında görmüştük. Hazırlanan yeni şike yasası bir siyasi krize neden olmuş, cumhurbaşkanı yasayı tekrar görüşülmek üzere meclise göndermiş, meclis ise yasayı değiştirmeden tekrar göndererek cumhurbaşkanını yasayı imzalamak zorunda bırakmıştı. Süreç boyunca cemaat medyasında Erdoğan’ı ve AKP’yi sert bir şekilde eleştiren yazılar yayınlanmış, örneğin Zaman yazarı Ahmet Turan Alkan, Erdoğan’a şöyle seslenmişti: “Eğer hâlâ vazgeçilmedi ise yeni anayasa çalışmalarında, şike kanununda sizi can-baş ile destekleyen CHP ve MHP'yi ortak çalışmaya ikna edip, vaadiniz üzre yeni anayasayı yaparsanız ferâsetinize şapka çıkartacağım... Aksi takdirde, ‘Bir başbakan vardı’ deyip üzüleceğiz.”

AKP-C koalisyonundaki ikinci gerilim Uludere Katliamı vesilesiyle ortaya çıktı ve oradan da KCK davasına bağlandı. En son yaşanan MİT krizinin de başlangıcı olan süreçte, Cemaat medyasında Uludere istihbaratının terörle mücadeleyi zaafa uğratmak için MİT tarafından verildiği iddia edilmiş; Mehmet Baransu ve Emre Uslu, bunun sorumlusu olduklarını iddia ettikleri Beşir Atalay ve Hakan Fidan’a çok sert biçimde saldırmışlardı. Sürecin geldiği nokta, aşağıda ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız gibi Hakan Fidan ve 4 MİT’çinin KCK davası kapsamında ifadeye çağrılması oldu.

Ortaklar arasındaki üçüncü gerilim ise İlker Başbuğ’un gözaltına alınmasıyla birlikte baş göstermişti. “Düne değil yarına dair bir hesaplaşma”nın parçası olduğunu söylediğimiz bu gözaltı esnasında Erdoğan, “mesai arkadaşım” dediği Başbuğ’un tutuksuz yargılanması gerektiğini düşündüğünü açıklıyor, Erdoğan’a yakın Takvim gazetesinde ise Başbuğ’un Ergenekoncu olmadığını, aksine Ergenekon tarafından düzenlenen bir suikasttan kıl payı kurtulduğunu anlatan haberler yapılıyordu. Sürecin sonunda ise, Erdoğan’a rağmen, Başbuğ’un tutuklanarak cezaevine gönderildiğine şahitlik ettik.

Ortaklar arasındaki gerilim ve çatlağın, beyanatlar, manşetler ve köşe yazıları üzerinden değil, doğrudan politik icraatlar üzerinden gözlemlenebilir hale gelmesi ise savcılığın Hakan Fidan ve diğer MİT’çileri KCK davası kapsamında ifade vermeye çağırmasıyla mümkün oldu. Bu çağrıya koşut olarak, Hatay’da bir MİT operasyonu gerçekleştirildi ve hatta medyaya İbrahim Tatlıses’e suikast girişiminde kullanılan silahın tetikçiye MİT tarafından verildiğine dair haberler servis edildi. Koalisyonun C kanadının bu hamlesine AKP ve Erdoğan’ın verdiği yanıt ise son derece sertti. Savcının yanı sıra savcıyla yakın bir işbirliği içerisinde çalışan ve cemaate yakın oldukları iddia edilen emniyet müdürleri görevden alındılar. Bunun yanı sıra, Hakan Fidan’a dokunulmazlık sağlayacak bir yasa tasarısı hazırlanarak çok hızlı bir şekilde meclise gönderildi.

Kavganın Nedeni
Peki ortaklar neyin kavgasını veriyorlardı? Bir görüşe bakılırsa, söz konusu olan Kürt sorununu diyalog zemininde çözmek isteyenlerle operasyonlar aracılığıyla çözmek isteyenlerin mücadelesiydi ve “operasyoncu”lar MİT üzerinden “diyalogcu”ları etkisiz hale getirmek istiyorlardı. Başka bir görüş ise kavganın “milliciler”le “gayri millici”ler arasında cereyan ettiğini söylüyor, Erdoğan, Fidan ve MİT’in küresel güç odaklarının hedef tahtasına yerleştirildiğini ve ülke içerisindeki kimi unsurların bu güçlerle işbirliği içerisinde olduğunu iddia ediyordu. Bir diğer görüşe göre ise söz konusu olan emniyet ve yargının, yani atanmışların, devlet geleneğine uygun bir biçimde, seçilmişler üzerindeki vesayetini devam ettirmek istemeleriydi. Tüm bunlar dile getirilirken “milli sır”rımızın korunmasına azami ölçüde özen gösterildiğini ve taraflardan birinin yani Erdoğan ve AKP’nin adı sıkça zikredilirken, cemaatin adının zikredilmesinden olabildiğince kaçınıldığını da geçerken not düşelim.

Yukarıda sözünü ettiğimiz görüşlerden üçünün de meseleyi doğru bir şekilde kavrayabilmek açısından herhangi bir anlam taşımadığını düşünüyorum. 14 Temmuz Silvan saldırısı ve demokratik özerklik ilanıyla birlikte yürürlüğe giren “entegre strateji”nin devam ettiği bir dönemde koalisyondaki çatlağın “operasyoncular”la “diyalogcular” arasındaki mücadele üzerinden okunması pek mantıklı görünmüyor. Kürt meselesi, kavganın nedenini teşkil etmiyor, olsa olsa kavganın gerçekleştiği bir sahne olma niteliğini taşıyor. AKP ve cemaat söz konusuyken, milli ve gayri milli gibi bir ayrımdan söz etmek de komik oluyor, seçilmişler-atanmışlar ayrımına dayanan analizler ise meseleyi demokrasiye ilişkin bir mücadeleymiş gibi gösteriyor ki, yaşananın bununla da uzaktan yakından bir alakası bulunmuyor.

Bana göre kavganın gerisinde esas olarak üç neden var: Nedenlerden ilki, devlet aygıtının ve bürokrasinin kontrolünün kimde olacağına ilişkin. Yargı, emniyet, istihbarat, üniversite, bakanlıklar ve tüm bunlardan kaynaklı güç, kadro ve rant imkanının nasıl bölüşüleceği kavganın ilk nedeni olarak görülebilir. Taraflar, hangi makama kimin atanacağından tutun da hangi ihalenin kime verileceğine kadar çeşitli meselelerde sık sık karşı karşıya geliyorlar ve bunun zaman zaman bir gerilime dönüşmemesi imkânsız görünüyor. İkinci neden, 2014 seçimleriyle ilgili. Hem cumhurbaşkanlığı seçiminin hem de genel ve yerel seçimlerin yapılacağı bu tarihe doğru gidilirken, yeni bir anayasanın yapılıp yapılmayacağı, başkanlık sistemine geçilip geçilmeyeceği, Erdoğan’ın köşke çıkıp çıkmayacağı ve eğer çıkarsa AKP’nin başına kimin geçeceği gibi sorular kavganın ikinci nedenini oluşturuyor. Taraflar bu sorulara verdikleri yanıt farklılaştığı ölçüde birbirleriyle karşı karşıya geliyorlar. Üçüncü ve aslında ilk iki nedenle doğrudan bağlantılı neden ise Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale esnasında ve sonrasında Türkiye’nin alacağı pozisyon. ABD Türkiye’yi, ordusu olmayan ama Suriye’ye müdahale isteyen Arap Birliği ile birlikte savaşa sokmayı amaçlıyor olabilir; ya da geçtiğimiz günlerde İran tarafından açıklandığı gibi Türkiye ve İsrail’in ortak bir askeri operasyon gerçekleştirmesi hedefleniyor olabilir.

İsrail’in ünlü internet sitelerinden Debka’da pazar günü yayınlanan bir habere göre, ABD ve İsrail, Kürecik’teki radar istasyonunu test etmek için bir tatbikat gerçekleştirdiler ve bu tatbikata Türkiye de izin verdi. İlginç olan, tatbikatın, ortaklar arasındaki gerilimin had safhada olduğu bir döneme denk gelmesi kadar, Davutoğlu’nun ABD ziyaretine de denk gelmesiydi ve söylenenlere göre ABD, füze kalkanında İsrail’le veri paylaşımına Türkiye’nin cevaz vermesi karşılığında Türkiye’nin Suriye planının kabul edileceğini bildirdi. AKP tarafından yalanlanmış olsa da, Türkiye’de yaşananlar ve Davutoğlu’nun ziyareti akla getirildiğinde, haberin doğru olma ihtimali son derece yüksek; ABD, İsrail ve Türkiye arasında Suriye’ye dair ciddi pazarlıklar yapıldığını, yaşanan son krizin de bu süreçle doğrudan bağlantılı olduğunu tahmin edebiliyoruz. Buna bir de Rasmussen’in İzmir’de NATO’ya ait büyük bir kara üssü kurulacağı yönündeki açıklaması eklendiğinde, kavganın uluslararası bir boyutunun bulunduğu açık bir şekilde anlaşılıyor.

Uzlaşma?
Gelinen noktada koalisyonun cemaat kanadının Erdoğan’a/AKP’ye yönelik bir tür yatıştırma politikası izlediğini söyleyebiliriz. Cemaat medyasının köşelerinden verilen mesajlarda, bir yandan “hedefte hiçbir şekilde Hakan Fidan’ın ve Erdoğan’ın bulunmadığı; ancak kirlenmiş kurumlarda temizliğe gidilmesinin de doğal olduğu” dile getirilirken, öte yandan ise “birlikte hareket etme, Ergenekon’un ekmeğine yağ sürmeme, vesayetçi güçlerin eline koz vermeme” gerekliliğinden söz ediliyor.

F.Gülen’in ilk ameliyatında geçmiş olsun demediği Erdoğan’a gönderdiği şu mesaj ise yeni bir uzlaşmanın tesis edilmesi adına yoğun bir çaba gösterilmekte olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor:

“Her gün Rabb'ime iltica edip O'nun yüce dergâhına yöneldiğimde her daim dua ettiğim Başbakan'ımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ikinci kez ameliyat olduğunu öğrendim. İlk ameliyatını duyduğumda da fevkalade derinden üzülmüş, hastalığından bir an önce kurtulmasını dilemiştim. Hatta yakın dostlarıma 'Hizmetlerinden dolayı nazar mı değiyor yoksa başka bir olumsuzluk mu söz konusu?' demiştim. Şimdi yeniden ameliyat olduğunu teessürle öğrendim. Bu ameliyatın tamamlayıcı bir müdahale olmasından müteselli oldum. Yaptığı hizmetlerle milletimizin medar-ı iftiharı haline gelmiş Başbakan'ımızın bir an önce sağlığına kavuşmasını, görevinin başına yepyeni bir dinamizmle geçmesini Cenab-ı Erhamürrâhimîn'den niyaz eder, kendisine acil şifalar temenni ederim."

Koalisyon ortakları arasında kısa vadede bir uzlaşma tesis edilmesi ihtimali hayli yüksek. Bununla birlikte yeni-Osmanlıcı maceracılığın Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına hızlı bir şekilde sürüklediği ve böylelikle ülkeyi geçmişe nazaran emperyalist güçlerin oyun alanı olmaya çok daha açık hale kavuşturduğu da bir gerçek. Böylesi bir konjonktürde, iktidar bloğunu oluşturan güçlerde ve onların siyasi temsilciliğini yapan AKP-C koalisyonunda daha büyük çatlakların gerçekleşmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

(SolHaber)

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1322