"DİNDAR NESİLLER" KAVRAMI; TOTALİTARİZM"

~ 09.02.2012, Aydın CINGI ~

Carl Friedrich ve Zbigniew Brzezinski gibi siyaset düşünürlerinin de üzerinde birleştikleri bir tanıma göre “totalitarizm” şu unsurları içerir: ütopik bir gelecek tanımı (sözgelimi, İslam’da buluşmuş dindar kuşaklar); tek kişi önderliğindeki egemen kitle partisi (Erdoğan - AKP); fiziksel ve psişik nitelikli terör uygulaması (polis dehşeti, özel yetkili mahkemeler, keyfi ve uzun tutukluluklar; muhaliflere karşı tehditler, vb); iletişim ve medya tekeli (telefon dinlemeler, çoğunluğu yandaşlaşmış kanal ve gazeteler, işinden atılan yazarlar, otosansür pençesinde susmaya yönelen ve gittikçe küçülen muhalif medya); çok gelişkin bir silahlı güç (yeni polis devleti göstergeleri); sistemin ve ekonominin bürokratik koordinasyonla merkezden yönetimi (özerk kurumların yok edilmesi).

Bu türden rejimlerde düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz ve yönetim aleyhine görüş öne sürülemez. Lider tek güç kaynağıdır; her şeyi bilir; her şeye o karar verir, yani hukuk odur. Liderin hoşuna gidenin yolu açılır; onu eleştiren hiçliğe mahkum edilir. Lider ve partisi toplumsal varlığın ve ülke gerçeğinin bütününü kavradığı savındadır. Toplum kutuplaştırılıp bir kesim yurttaş “ötekileştirilir.” Yurttaşlar, “bizden olanlar - bizden olmayanlar” biçiminde ikiye bölünür. “Bizden olanlar”ın sürekli çoğunlukta kalmasını sağlayacak popülist söylem kullanılır: “gençlerimiz dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar?” türünden, anlamsız ve hüzün verici deyişler gibi.

Başbakanların, demokrasilerde yurttaşların ruh yapısını düzenleme gibi bir misyonları yoktur. Nitekim Avrupa’nın “muhafazakar” ama “demokrat” kesimden hükümet veya devlet başkanları yurttaşlarının iç dünyası ile ilgilenmemiş; onları eğitimli, sağlıklı, varlıklı ve özgür birer yurttaş durumuna getirmeyi amaçlamıştır. Bunların hiçbiri, “biz muhafazakarız, gelecek kuşakları dindar olarak yetiştirmemiz doğaldır” dememiştir. Demokrasilerde hükümetler ve onların başkanları, geleceğe “yalnızca” barış ve refah içinde yaşayan özgür birer ülke bırakmak için çabalamışlardır. Onlar, görevlerinin “bu” olduğu bilincinde olmuşlar ve bu görevin içerdiği sınırların ötesine geçmemişlerdir.

Kuşkusuz ki yukarıda örnek alınan toplumlar aydınlanma sürecini aşmış ve dinsel dogmaları nesnel bilgi kaynağı olarak kabul etme saplantısını yüzyıllar önce terk etmiş toplumlardır. İslam’ın, zihin yapısının etkilemiş ve halen etkilemekte bulunduğu toplumlar bünyesinde sahip olduğu siyasal işlevin önemi de bu çerçevede önceliklidir. Tabularla çevrelenmiş ve başlarına birer otokrat geçirmiş Müslüman toplumlar, gerçeklerin açıklanmasından ürktükleri ve kaçındıkları ve de otokrata “sus artık, her şeye karışma” diyemedikleri sürece kendi içlerinde özgürce tartışamazlar. Oysa aydınlığa giden yol, korkusuzca tartışmaktan ve yanlışa “yanlış” ve despota “despot” diyebilmekten geçer

 

Aydın CINGI | Tüm Yazıları
Hits: 1397