Kendi Coğrafyası Kendine Zindan, Halkının Sesi Bir Ozan: Mahmud Derviş

~ 08.02.2012, Nihat BEHRAM ~

6 Mayıs 1972 şafağında Mamak zindanında darağacınla katledilen Denizler ve akıl almaz işkencelere karşı çelik iradesiyle direnen ve bu direnci kıramayacaklarını anladıkları yerde katillerce 18 Mayıs 1973'de Diyarbakır zindanında acımasızca katledilen İbrahim Kaypakkaya’nın hesabını sorma sözü, 12 Mart Darbesi döneminde kaldığım cezaevlerinde kendime ve arkadaşlarıma verdiğim bir sözdü.

Cezaevinden çıktığımda ilk işim ‘Darağacında Üç Fidan’ ve ‘Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’in çalışmalarına koyulmak olmuştu. Mahmud Derviş’in şiirleriyle ilk tanışmam bu döneme rastlar. 1976'da İbo’yu yazmaya başladığım günlerde Mahmud Derviş’in bir şiirini bulmuştum. Göztepe’deki evlerinde bu şiiri bana okuyan A.Kadir’di. Bizim evimiz de A.Kadir ağabeylerin iki sokak ötesindeydi. Dünya güzeli bu insanı sık sık ziyaret ediyordum. Çiçek çiçek dolaşıp peteğine bal toplayan arılar gibi çalışıyordu. Dünyanın dört ucundan ruhu ruhumuzda yankılanan şairleri bulup çeviriyordu. Ne zaman “Bir ihtiyacın var mı Kadir abi?” diye kapısını tıklatsam, çocuk gibi seviniyor, “Tek ihtiyacım sevdiğim bir insanı görmekti!” diye hemen içeri çağırıyor, çay içirmeden, sevgili eşinin yaptığı kurabiyelerden yedirip doyurmadan, en önemlisi de şiirleriyle, öğütleriyle ruhumu doyurmadan bırakmıyordu.. Onca uzun zindanları solumuş, onca derdin, çilenin kuyusu olmuş A.Kadir, yaşadığı acılardan asla yakınmıyordu. Güler yüzünü, hayat sevincini, çalışma azmini asla yitirmemişti. Sürekli çevresini zenginleştirmeye çalışan bir şevkatin sahibiydi.

Yazdığım kitabın bölüm başlarını, konunun ruhuna uygun şiirlerle bezeyip zenginleştirmek istiyordum. Bu duygumu ona da açmıştım. Mahmud Derviş’in şiiriyle buluşmam böyle bir gündü. ‘Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’ in 2. bölümüne Mahmud Derviş’in şiirinden dizelerle başlamam o günün akşamıydı:

“...Ölümlerden geliyorum, şarkı söyleyerekten

geliyorum yaşamak için.

Bırak ışıldayan bir yara

bağışlasın bana sesini..

Yaramın üstünde yürümeyi öğretti bana

cellatın bıçağı.

Yürümeyi, hem de yorulmadan.

Direnmeyi öğretti. Direnmeyi...”

Mahmud Derviş’in bu şiiri diğer şiirlerine çağırmıştı beni. Bir gün bir yerlerde buluşacağımız hissiyle çağırmıştı. Emindim, bir gün bir yerlerde buluşacaktık.

Hissimde yanılmadım. Bu buluşma 10 yıl sonra 1986'da dünyanın bir başka köşesinde gerçekleşti. İspanya da, Valencia’da...

md..jpg

15-18 Nisan 1986 tarihleri arasında düzenlenen ‘Akdeniz Ülkeleri Yazarlar Toplantısı’ o yıl İspanya İç Harbi’nin 50. yılına rastlıyordu. Yunanistan, Suriye, Filistin, Fas, Cezair, Irak, Mısır, Lübnan, Irak gibi Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerden yazarlar katılıyordu. Ben de Türkiye adına çağrılıydım. Paris’te sürgünde olduğum günlerdi. Değişik ülkelerden katılan yazarlar da büyük oranda aynı konumdaydı. Paris’ten İspanyol yazar Juan Goytisolo ile gitmiştik Valencia’ya. Katılacak yazarların arasında Mahmud Derviş’i de saymıştı.

O yılki toplantının ana konusu ‘Demokrasi Savaşı ve Aydınlar’dı. Toplantıda bir bildiri de ben sunacaktım. “Akdeniz’de emperyalizmin çelik canavarları dolaşıyor. Emperyalizme, siyonizme, kapitalizme karşı mücadele aydın olmanın bir gereğidir. Akdeniz’in yaralarını çeşitli uluslardan Akdeniz Halklarının kardeşliği saracaktır. Bu kardeşliğin sesi olmak aydın olmanın en yüce onurudur!” sözleriyle başlamıştım sunduğum bildiriye. İngiltere üstünden gelen ABD uçaklarının Tiripoli ve Bingazi’ye bomba yağdırdığı günlerdi. Bu saldırının etkisi altında süren toplantı günlerinde iki sarsıcı haber daha yansımıştı: Simone de Beauvoir ve Jean Genet’in ölüm haberleri. Juan Goytisolo, yakın dostu Jean Genet’in ölüm haberini, “Fransa’nın en büyük sesi sustu!” diye vermişti. Büyük yazarlığı yanı sıra ömrünce Fransız sömürgeciliğine karşı savaşmış Jean Genet, vasiyetinde Fransa’da gömülmeyi reddetmiş, eski bir Fransız sömürgesi olan Fas’ta gömülmek istemişti.

O günlerin bu yoğun duyguları içinde Akdeniz ülkelerinden yazarlarla aynı oteli, aynı kürsüleri, aynı sesi, soluğu paylaşmıştık. Türkiye’deki 12 Eylül kanını, karanlığını; Filistin’in acısını...

Mahmud Derviş, kendi coğrafyası kendine zindan olmuş halkını seslendirmişti şiir dinletisinde.

O yılki Akdeniz Ülkeleri Yazarlar Toplantısı’nın sonuç bildirgesinde, ‘aydının demokrasi savaşında yer alan kişi’ olduğu görüşü, bütün yazarların ortak noktasıydı. Aradan yarım asıra yakın zaman geçti. Irak kan gölü, Türkiye’de dinci faşist dikta heveslisi bir iktidar, Filistin’in bir haritalardan silinmediği kaldı, Libya’da katliam, Arap dünyası altüst, Akdeniz’de emperyalizmin çelik canavarları kol geziyor...

Göğsünde Lenin Ödülü’nün ışıltısıyla, coğrafyasındaki karanlığın, vahşetin, acının tanığı olarak yaşadı Mahmud Derviş. Şiirini bu tanıklığın ifadesi olarak kalbiyle yazdı.

2008 Ağustos’unda kalbi durdu. Kalbiyle hayattan sağdığı sesini halkına miras bırakarak.

(SolHaber)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1804